Nagisa Oshima: Sinemanın Rahatsız Vicdanı

Görüntü Hızlı Akış Görüntünün Akışı

Dünya sinemasının en cesur ve önemli yönetmenlerinden birini bugün kaybettik. Birçoklarına göre “yaşayan en büyük yönetmenlerden” biri olarak gösterilen, Uzak Doğu sinemasının en iyileri arasında ismi daima anılan Nagisa Oshima, uzun süren akciğer rahatsızlığının ardından hayata gözlerini yumdu. Arkasında yalnızca büyük filmler değil, Japon toplumunun savaş sonrası kimliğini, siyaseti, cinselliği, ırkçılığı, şiddeti ve iktidarı sürekli sorgulayan son derece radikal bir sinema anlayışı bıraktı.

Oshima, öğrenim yaşamında sinemanın daha çok teknik ve düşünsel taraflarıyla ilgilenen bir gençti. Kyoto Üniversitesi’nde hukuk ve siyaset eğitimi gördü; öğrencilik yıllarında siyasi hareketlerle yakın ilişki kurması, daha sonra filmlerinde sürekli karşılaşacağımız otorite, ideoloji ve bireysel özgürlük meselelerinin temellerini attı. Okulu bitirdikten sonra Shochiku isimli prodüksiyon kuruluşunda işe başladı. Burada kısa sürede yeteneğini keşfederek ve kanıtlayarak yönetmenliğe adım attı. İlk uzun metrajlı filmi A Town of Love and Hope 1959’da gösterime girdi.

Asıl büyük çıkışı ise 1960’la beraber geldi. Cruel Story of Youth, The Sun’s Burial ve Night and Fog in Japan gibi önemli filmlere imza attı. Oshima bu filmlerde dönemin Japon gençliğinin hayal kırıklığını, siyasi hareketlerin çıkmazlarını ve savaş sonrasındaki toplumsal dönüşümü ele alıyordu. Solu ve sosyalist hareketleri eleştirirken oklarını aynı zamanda sağcı ve milliyetçi kesimlere de gönderiyordu. Hiçbir ideolojik kampa bütünüyle bağlanmayı kabul etmeyen tavrı iki kesim tarafından da dışlanmasına neden oldu.

Özellikle Night and Fog in Japan, Japon sol hareketinin kendi içindeki çatışmalarını ve geçmişle hesaplaşamamasını sert biçimde eleştiriyordu. Filmin vizyondan kısa sürede çekilmesi Oshima ile Shochiku arasındaki ilişkinin kopmasına yol açtı. Yönetmen bunun ardından kendi yapım şirketini kurarak daha bağımsız ve çok daha radikal bir sinema çizgisine yöneldi. Bu ayrılık, aynı zamanda Japon sinemasının geleneksel stüdyo sisteminden kopan en önemli yaratıcı isimlerinden birinin doğuşuydu.

1960’lı yıllar Oshima’nın Japon sinemasına yön veren filmleriyle geçti. The Catch ile savaş yıllarında Japonya’ya düşen siyah bir Amerikan askerinin hikâyesinden hareket ederek yabancı düşmanlığı, ırkçılık ve toplumun şiddet karşısındaki davranışları üzerine gözlemlerini sinemaya taşıdı. Oshima’nın filmlerinde toplum hiçbir zaman masum bir arka plan değildir; bireyi ezen, dönüştüren ve çoğu zaman suçun parçası haline gelen canlı bir mekanizma olarak karşımıza çıkar.

1967’de Band of Ninja ile manga dünyasını sinemaya taşıdı. Filmin biçimsel tercihleri, Oshima’nın yalnızca hikâye anlatmakla ilgilenen bir yönetmen olmadığını bir kez daha gösteriyordu. Sinemanın görüntüyle, sesle, kurgu ve anlatı yapısıyla nereye kadar zorlanabileceğini sürekli araştırıyordu. Bu deneysel yaklaşım, onu Japon Yeni Dalgası’nın en özgün isimlerinden biri haline getirdi.

1968’de çektiği Death by Hanging, Nagisa Oshima’nın ırkçılık, önyargılar, yabancı düşmanlığı ve devlet şiddeti üzerine en çarpıcı filmlerinden biridir. Ölüm cezasına mahkûm edilen Kore kökenli bir mahkûmun hikâyesinden hareket eden film, giderek gerçekçi anlatının sınırlarını terk eder ve kara mizahla politik tiyatro arasında dolaşan tuhaf, rahatsız edici bir yapıya dönüşür. Oshima burada yalnızca ölüm cezasını değil, Japon toplumunun Korelilere yönelik ayrımcı bakışını da hedef alır.

Yine aynı yıl çektiği Diary of a Shinjuku Thief ile radikallik, gençlik kültürü ve cinsellik arasındaki ilişkiyi inceledi. Oshima için cinsellik hiçbir zaman yalnızca erotik bir unsur değildi. Beden, onun sinemasında toplumun ve iktidarın müdahale etmeye çalıştığı son özgürlük alanlarından biriydi. Bu nedenle cinsellik, politikayla sürekli iç içe geçti.

Bu yaklaşımın zirvesi kuşkusuz 1976’da çektiği In the Realm of the Senses oldu. Gerçek bir olaydan esinlenen film, Sada Abe ile Kichizo Ishida arasındaki giderek saplantılı hale gelen ilişkiyi anlatıyordu. Cinselliğe karşı sınırları yıkan duruşu nedeniyle büyük tartışmalar yaratan film, sansürle karşı karşıya kaldı ve uzun yıllar boyunca farklı ülkelerde yasaklandı ya da kesilmiş kopyalarla gösterilebildi. Ancak In the Realm of the Senses’ı yalnızca cesur cinsel sahneleri üzerinden okumak Oshima’nın sinemasını küçültmek olur. Film, arzu ile ölüm, sahip olma isteği ile özgürlük arasındaki ilişkiye dair son derece karanlık bir çalışmadır. Aynı zamanda Uzak Doğu sinemasının daha sonraki kuşaklarında görülecek beden, cinsellik ve şiddet konusundaki sınır tanımaz tavrın öncü filmlerinden biri oldu.

1978’de çektiği Empire of Passion ile benzer temalara daha farklı bir anlatı üzerinden döndü. Tutku, suç ve bastırılmış arzular bu kez hayalet hikâyesini andıran atmosfer içerisinde işlendi. Film, Oshima’nın provokatif olduğu kadar görsel açıdan son derece kontrollü bir sinemacı olduğunu da gösteriyordu.

1983’te David Bowie, Ryuichi Sakamoto ve genç Takeshi Kitano ile çektiği Merry Christmas, Mr. Lawrence, yönetmeni dünya çapında kült isimler arasına soktu. İkinci Dünya Savaşı sırasında bir Japon esir kampında geçen film, savaşın ötesinde erkeklik, bastırılmış arzu, kültürel çatışma ve iktidar üzerine son derece güçlü bir hikâyeydi. Oshima burada Doğu ve Batı arasındaki ilişkiyi basit karşıtlıklarla değil, birbirini anlamaya çalışan ama kendi kültürlerinin sınırlarını aşmakta zorlanan karakterler üzerinden anlattı.

1986’da Charlotte Rampling ile Max, Mon Amour’u çekti. Bir kadının bir şempanzeyle yaşadığı ilişkiyi merkezine alan film, görünüşte absürt hikâyesinin altında burjuva ahlakını, evliliği ve toplumun “normal” kabul ettiği davranış biçimlerini sorguluyordu. Sinemasız geçen ve genel olarak genç sinemacılara destek olduğu 13 yılın ardından Oshima, 1999’da son filmi Tabooya imza attı. Samuray dünyasında geçen filmde yine cinsellik, bastırılmış arzu, erkeklik ve iktidar ilişkileri vardı.

Oshima tek yönlü bir yönetmen değildi. Belgesel sinemasına önemli eserler verdi, film teorisi üzerine yazdı ve televizyon dünyasında aktif biçimde yer aldı. Yaptığı programlarla Japonya’da kadın hakları ve feminist hareket üzerine yürütülen tartışmaların görünür isimlerinden biri oldu. Sinemanın yalnızca estetik bir alan değil, toplumla hesaplaşmanın araçlarından biri olduğuna inanıyordu.

Nagisa Oshima’yı önemli yapan, yalnızca sansürün sınırlarını zorlaması ya da cinselliği cesur biçimde göstermesi değildi. Onun sineması sürekli olarak rahatsız edici sorular soruyordu: Bir toplum kimi dışarıda bırakır? Devlet hangi noktada şiddetin kaynağına dönüşür? Ahlak kimin ahlakıdır? Beden gerçekten bireye mi aittir? Milliyetçilik, ırkçılık ve gelenek insanların hayatlarına nasıl sızar?

Oshima bu soruların hiçbirine kolay cevaplar vermedi. Tam tersine, seyircisini huzursuz bırakan filmler yaptı. Belki de onu dünya sinemasının büyük yönetmenlerinden biri yapan tam olarak buydu. Sinemayı insanı rahatlatan bir sanat değil, insanın rahatını kaçıran bir düşünme biçimi olarak gördü.

Tagged