Edith Wharton romanlarını çoğu sabah yatakta yazardı. Bu, gösterişli bir yazar kaprisi değildi; günün geri kalanında giyilmesi beklenen sıkı korseye, misafirlere, mektuplara ve toplumsal rollere henüz teslim olmadan önce kendine açtığı birkaç saatlik bir özgürlük alanıydı. Yastıklara yaslanır, dizlerinin üzerine tahta bir yazı tablası koyar, numaralı sayfalara uzun el yazısıyla yazardı. Bir sayfa bittiğinde onu yatağın kenarından yere bırakırdı.
Yerde biriken sayfaları toplayan kişi yalnızca bir sekreter değildi. Anna Bahlmann, Wharton’ın çocukluğunda Alman mürebbiyesi olmuş, sonra onun hayat boyu en yakın çalışma arkadaşlarından birine dönüşmüştü. Edith daha genç kızken ona şiirlerini, Goethe çevirilerini ve okuduğu kitaplar hakkındaki sert fikirlerini yolluyordu; yıllar sonra Bahlmann, o yataktan düşen roman sayfalarını daktiloya çekiyordu. Wharton’ın yazarlığı böylece bir anda ortaya çıkmış bir yetenek değil, çocukluktan yaşlılığa uzanan, iki kadının sessizce sürdürdüğü uzun bir çalışma düzeniydi.
Eski New York’un İçinde Büyümek
Edith Newbold Jones, 1862’de New York’un en varlıklı ailelerinden birinin içine doğdu. Ama servet, zihinsel serbestlik anlamına gelmiyordu. Kız çocuklarından iyi bir evlilik, yerinde bir sessizlik ve kusursuz bir sosyal görünüş beklenen bu çevrede, roman okumak bile denetim altındaydı. Wharton daha sonra çocukluk ve ilk gençlik yıllarını bir tür entelektüel çoraklık gibi hatırlayacaktı. Servis yapan uşakların, Avrupa seyahatlerinin ve görkemli evlerin arasında, ona gerçekten ait olan tek şey kitaplar, hayal gücü ve yazmaktı.
Bu yüzden Wharton’ın ilk büyük işi bir roman değil, 1897’de mimar Ogden Codman Jr. ile yazdığı The Decoration of Houses oldu. Kitap, Yaldızlı Çağ’ın pahalı ama boğucu, eşya yığılmış salonlarına karşı oranı, ışığı, boşluğu ve sadeliği savunuyordu. Birkaç yıl sonra Lenox’ta yaptırdığı The Mount, onun bu estetik fikrinin ete kemiğe bürünmüş haliydi: bahçeleri, koridorları, kütüphanesi ve çalışma alanlarıyla büyük bir ev; ama aynı zamanda çalışmak, seçtiği insanları ağırlamak ve kendi ritmini kurmak için tasarlanmış bir sığınak.
The Mount ve Evliliğin Çöküşü
Ne var ki The Mount, onu koruyan bir dünya olmaktan çok, evliliğinin daraldığı mekâna dönüştü. Wharton 1885’te Edward “Teddy” Wharton’la evlendiğinde yirmi üç yaşındaydı. Evlilik zamanla duygusal olarak çöktü; Teddy’nin ağırlaşan ruhsal hastalığı, birbirinden kopan hayatları ve Wharton’ın giderek büyüyen yalnızlığı, evin bütün düzenini başka bir anlama büründürdü. O görkemli odaların içinde, başkalarının gözünde sahip olunabilecek her şeye sahip bir kadın, kendi hayatını yeniden kurmaya çalışıyordu.

Bu mücadele romanlarına doğrudan girdi. The House of Mirth’te Lily Bart, toplumun içine kabul edilmek için güzelliğini, neşesini ve geleceğini bir tür pazarlık malzemesine çevirmek zorunda kalır. The Custom of the Country’de Undine Spragg, yükselmek isteyen yeni Amerika’nın açgözlü ve acımasız enerjisini taşır. Wharton’ın kadınları yalnızca “mağdur” değildir; çoğu zaman oyunun kurallarını bilir, o kurallarla pazarlık eder, bazen kazanır gibi olur, sonra bedelin aslında çok daha ağır olduğunu fark ederler.
Morton Fullerton ve Gecikmiş Arzu
1907’de Henry James’in çevresinde tanıştığı gazeteci Morton Fullerton’la yaşadığı ilişki de Wharton’ın hayatındaki kilit kırılmalardan biriydi. Fullerton, onun için yalnızca bir aşk değil, yıllardır suskun bırakılmış bir duygusal ve zihinsel yakınlık ihtiyacının karşılığıydı. Wharton’ın ona yazdığı mektuplar, alışıldık soğukkanlı ve ölçülü kamu imgesinin altında ne kadar yoğun, kırılgan ve arzulu bir hayat taşıdığını açığa çıkarır. İlişki uzun sürmedi; ama onun yazısındaki yas, gecikmiş arzu ve başkasının seçtiği hayata mahkûm olma duygusu daha da derinleşti.
1913’te boşandıktan sonra hayatını Fransa’da kurdu. Bir yıl sonra savaş başladı. Paris’te yaşayan, varlıklı ve tanınmış bir Amerikalı kadın için en kolay yol şehirden ayrılmak olurdu. Wharton bunu yapmadı. Önce işsiz kalan terziler için çalışma odaları açtı; ardından Belçika’dan ve işgal altındaki Fransız bölgelerinden Paris’e yığılan mülteciler için barınma, yemek, giysi, sağlık ve iş bulma ağı kurdu. Bu, yardım kolisi dağıtan bir hayırseverlik faaliyeti değildi. Çalışma odalarında kadınlar ücret alıyor, çocukları için bakım sağlanıyor, yetişkinlere dil dersleri veriliyor, hastalar için klinikler işletiliyordu.

Savaşta Bir Yardım Ağı
Wharton’ın kendi yardım raporları, bu işin boyutunu açık eder. Bir yıl içinde binlerce mülteciye destek verildi, yüz binlerce öğün dağıtıldı, on binlerce giysi ulaştırıldı ve binlerce kişiye iş bulundu. Paris’teki evi, bağışların, mektupların, taleplerin ve kararların geçtiği bir operasyon merkezine dönüştü. Aynı dönemde The Book of the Homeless adlı yardım kitabını hazırladı; yazarları, sanatçıları ve müzisyenleri bir araya getirerek kültürel çevresini doğrudan savaş mağdurlarına kaynak yaratacak bir ağın parçası yaptı.
Fakat Wharton uzaktan yardım etmekle de yetinmedi. Cephe hattına gitmek için izin aldı; 1915 boyunca Dunkerque’ten Belfort’a uzanan savaş bölgesine birden çok yolculuk yaptı. Top mermilerinin sesini, boşalmış kasabaları, çamura gömülmüş yolları, hastaneleri ve cephe gerisinde yaşamaya çalışan insanları gördü. Bu yolculuklardan doğan Fighting France, savaşın onun için yalnızca büyük stratejiler ve generallerden ibaret olmadığını anlatır. Wharton’ın dikkatini çeken şey, evinden kopmuş bir annenin yüzü, çocukların sessizliği, işini kaybetmiş bir terzi, cephede bekleyen askerlerin gözleriydi.
1916’da Fransa, savaş sırasındaki çalışmaları nedeniyle onu Légion d’honneur nişanıyla onurlandırdı. Bu ödül, Wharton’ın hayatındaki en ilginç çelişkilerden birini de taşır: New York’un en kapalı sınıfının içinden çıkan kadın, hayatının en yoğun yıllarını, evsiz kalmış insanlar için kapılar açarak geçirmişti. Romanlarında sınıfın acımasızlığını anlatıyor; gerçek hayatta ise sınıf ayrıcalıklarını harekete geçirip başkaları için para, mekân, ilişki ve zaman buluyordu.
The Age of Innocence ve Kapanan Hayatlar
Savaşın ardından, Paris yakınlarındaki Pavillon Colombe’da yeni bir hayata geçti. Tam o yıllarda, 1919 sonbaharında, önce Old New York adıyla notlar almaya başladığı The Age of Innocence üzerinde çalıştı. Romanın dünyasını yalnızca belleğinden kurmadı; çocukluk anılarını, aile hikâyelerini, eski New York’un yemeklerini, tiyatrolarını, davetlerini ve aile içi hiyerarşilerini yeniden topladı. Başkahraman Newland Archer’ın hikâyesi, dışarıdan bakıldığında bir aşk üçgenidir: nişanlısı May Welland, May’in evliliğinden kaçmış kuzeni Ellen Olenska ve iki kadın arasında sıkışan Newland. Ama romanın gerçek meselesi aşk değildir. Roman, bütün bir toplumun insanlara hangi arzuların söylenebilir, hangilerinin söylenemez olduğunu öğretmesidir.
Wharton, Newland ile Ellen’ın hikâyesini özellikle bu yüzden yarım bırakır. Erken taslaklarında onların birlikte olabileceği ihtimaller vardır; yayımlanan romanda ise ikisi de arzunun ötesine geçemez. Çünkü Wharton için asıl trajedi, aşkın yaşanmaması değil, insanların yıllar boyunca yaşamadıkları hayatı kendi seçimi sanarak sürdürmesidir. Ellen’ı koruyor gibi yapan aile, onu yeniden Avrupa’ya gönderen mekanizmayı da kurar. Newland ise çok geçmeden May’in sandığından daha saf, daha edilgen ya da daha bilgisiz olmadığını anlar.

Pulitzer ve Ödülün Perde Arkası
The Age of Innocence 1920’de yayımlandığında büyük bir satış başarısı yakaladı. Ertesi yıl Wharton, Pulitzer’ın o dönemde “Roman Ödülü” adıyla verilen ödülünü kazanan ilk kadın oldu. Ödülün arkasında bile romanın kendi dünyasına yakışan bir gerilim vardı: jüri başlangıçta Sinclair Lewis’in Main Street romanını tercih etmiş, Pulitzer yönetimi ise ödülü Wharton’a vermişti. Böylece Wharton’ın en keskin toplumsal hicivlerinden biri, kurumların uygun bulduğu Amerikan hayatı fikrinin içinden ödüllendirildi.
Wharton, hayatının geri kalanında da yazmayı bırakmadı. Fransa’daki evleri, bahçeleri, köpekleri, yolculukları ve dostlukları arasında sürekli çalıştı. Onun dünyasında yazmak, ilham geldiğinde yapılan romantik bir faaliyet değildi. Yazmak, sabahın ilk saatlerinde başlanacak, sayfa sayfa sürdürülecek ve günün geri kalanı ne getirirse getirsin tamamlanacak bir işti.
Yere Düşen Sayfalar
Bu yüzden Edith Wharton’ın yatakta yazarken görüntüsü yalnızca zarif ya da sinematik değildir. O görüntünün içinde çocukken roman okuması kısıtlanan bir kız çocuğu, mutsuz bir evliliğin içinden kendi hayatını çıkaran bir kadın, savaşta mülteciler için yüzlerce kapı açan bir örgütleyici ve insan ruhunun en kibar görünen hapishanelerini yazan büyük bir romancı vardır.
Wharton bir şiirinde, “Işığı yaymanın iki yolu vardır: mum olmak ya da onun ışığını yansıtan ayna,” diye yazmıştı.
O hem mumdu hem aynaydı.
Her sabah sayfalar yatağın kenarından yere düşüyordu.
Ve dünya onları toplamaya devam etti.
