Latin İstilası V: Şehri Yöneten İstilacılar

Manşet Tarihin Akışı

Bir imparatorun, sarayların ve kamu yapılarının çatılarından söktürdüğü kurşun levhaları sattığı noktada, Konstantinopolis’te hâlâ Roma İmparatoru unvanını taşımak acı bir resmiyet hâline gelmişti. Latin istilası son yıllarına geldiğinde şehirde imparatorluk tacı vardı, Ayasofya vardı, saraylar vardı; fakat bunları ayakta tutacak para, düzenli ordu, güvenilir müttefik ve ortak bir şehir fikri yoktu.

1204’te Konstantinopolis’i alan Latinler, yalnızca bir başkenti ele geçirmemişti. Onlar, yüzyıllardır imparatorluk merkezi olan, kendi hukuk düzeni, saray törenleri, vergi mekanizması, liman ekonomisi, Ortodoks kilise ağı ve şehir aristokrasisi bulunan devasa bir dünyaya girmişti. Fakat ilk yaptıkları şey, bu dünyayı anlamaya çalışmak olmadı. Şehri paylaşmak oldu. Latin İmparatorluğu’nun tarihi, çoğu zaman yalnızca birkaç taçlı adamın hikâyesi gibi anlatılır. Oysa Konstantinopolis, elli yedi yıl boyunca imparatorların yanı sıra naipler, askerî vekiller, Venedikli podestàlar, Latin patrikleri, eski Bizans aristokratları ve borç veren tüccarlar tarafından yönetildi. Taht bir kişiye ait görünüyordu; şehir ise sürekli başkalarının elinde kalıyordu.

Bu yüzden Latin yönetiminin hikâyesi, güçlü bir hanedanın yükselişi değildir. Bu, fethettikleri kenti nasıl yöneteceklerini tam olarak bilmeyen istilacıların; birbiriyle çekişen şövalyelerin, Avrupa’dan yardım bekleyen imparatorların ve şehirden çok borç senetleriyle ilgilenen tüccarların hikâyesidir.

Taht Değil, Yağma Payı

Konstantinopolis düşmeden önce, Haçlı liderleri ile Venedik arasında yapılan anlaşmalar şehrin geleceğini büyük ölçüde belirlemişti. Fetih gerçekleştiğinde kentin beşte üçü Latin imparatorun, kalan üçte üçü ise Venedik’in denetimine bırakıldı. Bu yalnızca mahallelerin paylaşılması değildi. Limanlar, depolar, gelir kaynakları, kiliseler, saraylar, hukuki yetkiler ve ticaret yolları da bölünüyordu.

Latin imparatoru, teoride Konstantinopolis’in en yüksek hükümdarıydı. Fakat Haliç kıyısındaki Venedik bölgesinde podestà adı verilen Venedikli yönetici, kendi yargı görevlileri, noterleri, mali memurları ve ticari düzeniyle neredeyse ayrı bir devlet gibi hareket ediyordu. Latin patriği, Ayasofya’yı ve önemli kiliseleri Katolik hiyerarşiye bağlamaya çalışıyordu. Frank şövalyeleri, kendilerine verilen toprakları kalıtsal mülk gibi görüyordu. Rum aristokrat aileleri ise hayatta kalabilmek için yeni düzene uyum sağlıyor, ama eski dünyanın hafızasını da taşıyordu.

Şehrin başına geçenler Bizans imparatorluk unvanlarını, törenlerini ve saraylarını kullanmayı öğrendi. Fakat bu kurumların hangi dengeler üzerinde ayakta durduğunu yeterince kavrayamadılar. Roma imparatoru gibi görünmek, Roma imparatorluğu gibi yönetmek değildi.

Latin rejiminin temel hatası burada başladı. Şehrin sadece ganimet değil, yaşayan bir siyasi organizma olduğunu anlayamadılar. Konstantinopolis’i ele geçirdiler; fakat Konstantinopolis’in nasıl çalıştığına zekaları yetmedi.

Baudouin: İlk Kriz İlk Yıl

Flandre Kontu Baudouin, 1204’te Latin Konstantinopolis’inin ilk imparatoru seçildiğinde Haçlı ordusunun en güçlü isimlerinden biriydi. Rakibi Montferratlı Bonifacio’ydu. Bonifacio, seferin en tanınmış aristokratlarından biriydi; Bizans sarayıyla aile bağları da vardı. Buna rağmen Venedik desteği Baudouin’in lehine işledi.

Baudouin, 9 Mayıs’ta imparator seçildi ve 16 Mayıs’ta Ayasofya’da taç giydi. Tören mümkün olduğunca Bizans usulüne göre düzenlenmişti. Latinler, şehri almıştı; şimdi şehrin hafızasını da kendi üzerlerine geçirmek istiyorlardı. Baudouin, Roma imparatoru gibi giydirildi, Ayasofya’da kutsandı ve Konstantinopolis’in yeni hükümdarı ilan edildi.

Fakat taç giyme töreninin hemen ardından, fetih ordusunun içindeki rekabet patladı. Bonifacio Selanik üzerinde hak iddia ediyor, Baudouin ise onun bağımsız davranmasını istemiyordu. İki adam, Konstantinopolis’i aldıktan birkaç ay sonra neredeyse birbirleriyle savaşa girecek noktaya geldi. Şehir henüz güvence altında değildi, Trakya’daki Rumlar huzursuzdu, Bulgarlar yakındı, Anadolu’da yeni Bizans merkezleri doğuyordu; buna rağmen Latin liderler, ilk enerjilerini kendi ganimet payları için harcadı.

Bu kavga geçici olarak çözüldü. Bonifacio Selanik’i aldı, ama Latin imparatoruna bağlı bir kral olarak kabul edildi. Yine de başlangıçtaki bu gerilim, yeni devletin karakterini ele veriyordu. Latin İmparatorluğu ortak bir programla kurulmamıştı. Aynı ganimetin üstünde hak iddia eden derebeylerin gevşek ortaklığıydı.

Baudouin’in daha büyük hatası Trakya’da ortaya çıktı. Yeni düzende kendilerine yer bulamayan Rum şehirleri ve aristokratları, Bulgar Çarı Kaloyan ile temas kurdu. Latinler ise meseleyi yerel bir ayaklanma gibi gördü. Edirne kuşatıldı. Ağır zırhlı Frank şövalyeleri, Kuman süvarilerinin geri çekilir gibi yaparak kurduğu tuzağa kapıldı. 14 Nisan 1205’te Latin ordusu ağır bir yenilgi aldı.

Baudouin esir düştü. İmparatorun ne zaman ve nasıl hayatını kaybettiği kaynaklarda farklı anlatılır; kesin olan, Latin İmparatorluğu’nun daha ilk yılında hükümdarını ve en güçlü askerî figürünü kaybettiğidir.

Baudouin’in hükümdarlığı yalnızca on bir ay sürdü. Fakat bu kısa süre, Latin yönetiminin bütün zaaflarını erkenden açığa çıkardı: Yerli unsurları dışlama, Bulgar gücünü küçümseme, şövalye savaş usulünü her coğrafyada işe yarar sanma ve fethedilen toprakları daha güvence altına almadan paylaşmaya kalkma.

Henri: İstilanın En Becerikli Adamı

Baudouin’in kardeşi Henri, Edirne yenilgisinden sonra önce naip, ardından imparator oldu. Latin Konstantinopolis’inin en yetenekli hükümdarı oydu. Bu, onu işgalin masum figürü yapmaz; fakat diğer Latin imparatorlarla karşılaştırıldığında şehir ve imparatorluk işlerinin ne kadar zor olduğunu anlayabilen nadir kişilerden biriydi.

Henri, 1206 ile 1216 arasında Latin devletini ayakta tutmaya çalıştı. Bulgarlarla savaştı, Trakya’daki kayıpların bir bölümünü geri aldı, Selanik çevresindeki Lombard baronlarının merkeze karşı kalkışmasını bastırdı ve İznik’teki Bizans yönetimiyle Anadolu’da mücadele etti. 1211’de Ryndakos çevresinde İznik kuvvetlerini yenilgiye uğrattı. 1214’te yapılan anlaşmayla da Latinler ile İznik arasındaki sınırlar bir süreliğine belirginleşti.

Henri’nin farkı yalnızca kılıç kullanması değildi. Rum aristokratların tümünü dışlamanın Latin İmparatorluğu’nu felakete götüreceğini anladı. Bizans kökenli ailelerle ilişki kurdu, bazı yerel unsurları saray ve ordu çevresine aldı, Ortodoks halk üzerindeki Latin ruhban baskısının tümüyle kontrolden çıkmasına her zaman izin vermedi.Konstantinopolis’te kiliseler onarıldı, bazı eski idarî kurumlar çalışmaya devam etti, saray dili ve unvanlarının bir bölümü korundu. Henri, eski imparatorluğun kalıntılarını tamamen yok etmeye kalkışmak yerine bunları kendi rejiminin hizmetine sokmaya çalıştı.

Yine de onun başarısı sınırlıydı. Çünkü Henri’nin yaptığı şey, işgal edilmiş bir şehri kalıcı biçimde yeniden kurmak değildi. Dağılmak üzere olan sistemi birkaç yıl daha ayakta tutmaktı. Ortodoks çoğunluk için Latin patriği, kilise mülklerinin el değiştirmesi ve yabancı askerî sınıfın varlığı devam ediyordu. Henri, istilanın yarattığı meşruiyet krizini çözmedi; yalnızca yönetilebilir hâle getirdi.

1216’da hayatını kaybetti. Zehirlendiğine dair söylentiler yayıldı, fakat kesin bir kanıt yoktur. Onun ölümüyle birlikte Latin İmparatorluğu, en becerikli yöneticisini kaybetti. Ondan sonra gelenlerin çoğu, Henri’nin elinde tuttuğu dengeyi koruyamadı.

Pierre: Şehre Giremeyen İmparator

Henri’nin çocuk bırakmadan ölmesi, Latin tahtını yeniden boşluğa sürükledi. Baronlar, Henri’nin kız kardeşi Yolande’nin eşi Pierre de Courtenay’i imparator seçti. Pierre, Fransa kraliyet hanedanıyla akraba olan Courtenay ailesindendi. Avrupa aristokrasisi açısından makul bir adaydı. Konstantinopolis açısından ise neredeyse yabancı bir isimdi.

Pierre’nin hikâyesi, Latin İmparatorluğu’nun ne kadar yapaylaştığını anlatır. İlk Latin imparator Ayasofya’da taç giymişti. Pierre ise 1217’de Roma’da Papa III. Honorius tarafından taçlandırıldı. Konstantinopolis’in imparatoru, kendi başkentinden uzakta, papalığın merkezinde kutsanıyordu.

Pierre, Venedik’ten gemi ve destek alabilmek için Dıraç’a saldırmayı kabul etti. Bu girişim başarısız oldu. Ardından Konstantinopolis’e kara yoluyla ulaşmaya çalıştı. Egnatia Yolu üzerinden ilerleyen kuvvetleri Epir’de güçlenen Theodoros Komnenos Doukas tarafından pusuya düşürüldü.

Pierre esir alındı. Konstantinopolis’e hiç ulaşamadı. Ayasofya’da taç giymedi, Boukoleon Sarayı’na girmedi, şehri yönetmedi. Muhtemelen esaret altında hayatını kaybetti.

Latinler, imparatorluk tahtına bir adam oturtmuştu; fakat o adam başkentine bile ulaşamadan kayboldu. Pierre de Courtenay, yalnızca talihsiz bir hükümdar değildi. Onun serüveni, Batı’daki hanedan bağlarının Balkanlar’daki gerçek güç dengelerine karşı ne kadar yetersiz kaldığını anlatır.

Yolande: Kısa Süren Denge

Pierre yolda esirken, eşi Yolande deniz yoluyla Konstantinopolis’e ulaştı. Baudouin ve Henri’nin kız kardeşiydi. Bu nedenle Latin sarayında yalnızca imparatorun eşi olarak değil, ilk iki imparatorun hanedan mirasının taşıyıcısı olarak da büyük ağırlığı vardı.

Yolande 1217 ile 1219 arasında şehrin gerçek yöneticisi oldu. Latin Konstantinopolis’inin en dikkat çekici isimlerinden biri olmasının nedeni, iki yıl boyunca ayakta kalmayı başarmasıdır. Kocasının akıbeti belirsizken, imparatorluk çevresindeki baronları yönetmek, Venedik’le ilişkileri sürdürmek ve dış tehditleri sınırlamak zorundaydı.

Yolande’nin en önemli aracı savaş değil, evlilik diplomasisiydi. Kızı Marie’yi İznik İmparatoru I. Theodoros Laskaris ile evlendirdi. Bu evlilik, iki taraf arasındaki sert rekabeti ortadan kaldırmadı; fakat Latin Konstantinopolis’i ile İznik arasında geçici bir diplomatik nefes alanı yarattı.

Yolande’nin başarısı, büyük fetihler yapması değildi. İmparatorluğu bir süre daha parçalanmadan tutabilmesiydi. Latin sarayının erkek şövalyeleri, başkentin geleceğini toprak ve unvan paylaşımı üzerinden konuşurken, Yolande evlilikleri ve ittifakları siyasetin merkezine yerleştirdi.

1219’da hayatını kaybettiğinde, Latin İmparatorluğu yine tahtsız kaldı. Büyük oğlu Philippe, Konstantinopolis tahtını kabul etmek istemedi. Böylece yönetim, yeniden geçici vekillerin eline geçti.

Taht Boşken Şehri Kim Yönetti?

Yolande’nin ölümünden Robert de Courtenay’in Konstantinopolis’e gelişine kadar geçen dönem, Latin İmparatorluğu’nun en karmaşık safhalarından biridir. Şehirde bir imparator vardı denemezdi. Ama şehir sahipsiz de değildi. Bu dönemde öne çıkan ilk isim Conon de Béthune idi. Conon, Dördüncü Haçlı Seferi’nin başından beri Latin önderlik çevresinde bulunan deneyimli bir şövalye, diplomat ve saray adamıydı. Aynı zamanda şiirleri ve şarkılarıyla bilinen bir trouvèredi. Konstantinopolis’te Bizans kökenli yüksek unvanlardan biri olan protovestiariosluğu aldı; böylece Latin sarayında mali ve idarî ağırlık kazandı.

Conon kısa süreliğine başkentin vekili olarak hareket etti. Onun hayatını kaybetmesinden sonra şehir, tek bir hükümdarın değil bir konseyin elinde kaldı. Bu konseyde Bizans kökenli Trakya aristokratı Theodoros Branas, Frank şövalyesi Geoffroi de Merry ve Narjot de Toucy gibi isimler öne çıktı.

Theodoros Branas, Latin Konstantinopolis’inin en ilginç figürlerinden biriydi. Bizans kökenliydi, eski imparatorluk aristokrasisinin içinden geliyordu ve Latin rejimine katılmıştı. Bu nedenle hem Rum hem Frank dünyasında hareket edebiliyordu. Narjot de Toucy ise Batı’dan gelmiş bir soyluydu; ancak Branas ailesiyle evlilik bağı kurarak şehir aristokrasisinin içine girmişti.

Bu üçlü ve çevrelerindeki diğer baronlar, şehri büyük bir proje ile yönetmedi. Yönetimleri daha çok günü kurtarmak, kaleleri elde tutmak, Venedik’le koordinasyonu sürdürmek ve Robert’ın gelişini beklemekle geçti. Yine de Latin Konstantinopolis’inin gerçek yapısını anlamak için bu dönem önemlidir.

Şehir, imparatorların tek başına yönettiği bir yer değildi. Taht boş kaldığında da hayat devam ediyor, vergi toplanıyor, limanlar çalışıyor, saray kararları alınıyor ve askerî birlikler sevk ediliyordu. Fakat bunu yapanlar, Konstantinopolis’i ortak bir imparatorluk fikriyle birleştiren yöneticiler değil; birbirini denetleyen, birbirinden kuşkulanan ve kendi aile ağlarını koruyan geçici iktidar sahipleriydi.

Robert: Saray Skandalı Ve Çöküş

Robert de Courtenay 1221’de Konstantinopolis’e ulaştığında, Latin İmparatorluğu çoktan Henri dönemindeki genişliğini kaybetmeye başlamıştı. Babası Pierre başkente ulaşamamış, annesi Yolande ölmüş, şehir yıllarca vekiller tarafından yönetilmişti. Robert tahta geçtiğinde gençti, deneyimsizdi ve çoktan daralmış bir devleti devralmıştı.

Onun yönetiminde Latin İmparatorluğu iki önemli cephede ağır kayıplar verdi. Batıda Epir hükümdarı Theodoros Komnenos Doukas, 1224’te Selanik’i ele geçirdi. Böylece Latinlerin Balkanlar’daki en güçlü vasal devleti ortadan kalktı. Doğuda ise İznik İmparatoru III. İoannes Vatatzes, Latin kuvvetlerini Poimanenon çevresinde yenilgiye uğrattı. Latinlerin Anadolu’daki geniş toprakları büyük ölçüde elden çıktı.

Robert’ın dönemi yalnızca askerî yenilgilerle hatırlanmaz. Saray hayatındaki beceriksizlikleri de imparatorluğun iç dengesini parçaladı. İznik ile daha sağlam bir diplomatik bağ kurabilecek evlilik ihtimali, Eudokia Laskarina meselesi üzerinden sonuçsuz kaldı. Bunun yerine Robert’ın saray çevresindeki özel ilişkileri, Frank baronlarının öfkesini büyüttü.

Dönemin anlatılarına göre Robert’ın yakınlaştığı Fransız soylu kadın, Latin baronlarının saldırısına uğradı. Olay, yalnızca bir saray dedikodusu olarak kalmadı. İmparatorun kendi aristokrasisi üzerindeki otoritesinin ne kadar zayıf olduğunu açığa çıkardı. Robert, başkentten ayrılmak ve papalıktan yardım istemek zorunda kaldı.

Roma’ya ulaşmaya çalıştı; fakat geri dönemedi. 1228’de Mora’da hayatını kaybetti. Latin İmparatorluğu, Selanik’i kaybetmiş, Anadolu’daki topraklarının büyük bölümünü yitirmiş ve imparatorunu saray krizi yüzünden şehirden kaçırmıştı.

Robert’ın kişisel yetersizliği gerçektir. Fakat asıl mesele daha derindi. Konstantinopolis’i yöneten Latin aristokrasisi, savaşan bir garnizon ile imparatorluk yöneten bir hanedan arasındaki farkı hâlâ öğrenememişti.

Çocuk Tahtı, Yaşlı Haçlı

Robert öldüğünde yerine kardeşi Baudouin geçti. Baudouin II henüz on bir yaşındaydı. Doğduğu şehir Konstantinopolis’ti; buna rağmen tahta geçtiğinde başkenti gerçekten yönetebilecek yaşta değildi.

Latin baronları önce Bulgar Çarı II. İvan Asen ile bir çözüm aradı. Bulgar hükümdarı, kızı Helena’yı küçük Baudouin ile evlendirmeyi ve imparatorluğun koruyuculuğunu üstlenmeyi önerdi. Bu teklif, Latin aristokrasisinin bir bölümünü korkuttu. Konstantinopolis’i korumak için Bulgar desteğine ihtiyaç duyuyorlardı; ama başkenti Bulgar nüfuzuna açmak istemiyorlardı.

Bunun üzerine daha tuhaf bir çözüm bulundu. Kudüs’ün eski kralı, Beşinci Haçlı Seferi’nin yaşlı kahramanı Jean de Brienne, Konstantinopolis’e çağrıldı. Jean, yalnızca naip olmayacaktı. Hayatı boyunca kıdemli ortak imparator sayılacak, Baudouin ise onun ölümüne kadar ikinci planda kalacaktı.

Bu anlaşma Latin İmparatorluğu’nun çaresizliğini anlatır. Tahtın meşru varisi şehirdeydi; fakat baronlar ona güvenmiyordu. Bunun yerine başka bir Haçlı devletinin yaşlı hükümdarını getirip başına oturttular. Jean de Brienne, başkente ulaşmadan önce para ve asker toplamak zorunda kaldı. Konstantinopolis’e ancak 1231’de gelebildi ve Ayasofya’da taç giydi.

Jean askerî açıdan yetersiz biri değildi. 1235 ve 1236’da İznik ile Bulgar kuvvetlerinin Konstantinopolis üzerindeki baskısı arttığında, şehrin savunmasını örgütledi. Venedik donanması ve Mora’dan gelen destek sayesinde Latinler başkenti koruyabildi. Jean, Latin yönetiminin son ciddi savunma başarısının merkezindeydi.

Fakat Jean de Brienne de imparatorluğun temel sorunlarını çözmedi. Şehir küçülüyor, gelir kaynakları daralıyor, Batı’dan yardım gelmiyor ve İznik giderek daha güçlü hâle geliyordu. Jean, duvarları korudu; ama Latin İmparatorluğu’na yeni bir temel veremedi.

1237’de hayatını kaybettiğinde, Baudouin II artık yetişkinliğe yaklaşmıştı. Fakat imparatorluğu devraldığı anda bile başkentte kalacak güçte değildi.

Anseau Ve Narjot: Vekiller Dönemi

Jean de Brienne’in ölümünden sonra Baudouin II, yardım ve para bulmak için Batı Avrupa’ya yöneldi. Böylece Konstantinopolis yeniden vekiller tarafından yönetilmeye başladı.

Bu dönemin ilk önemli adı Anseau de Cayeux idi. Picardie kökenli bir şövalye olan Anseau, Dördüncü Haçlı Seferi’nden beri Latin dünyasının içindeydi. Henri döneminde Trakya’da görev yapmış, askerî becerisiyle öne çıkmıştı. 1237’de Konstantinopolis’in bailli’si, yani imparatorluk vekili olarak hareket etti.

Anseau’nun kimliğiyle ilgili bazı ayrıntılar tartışmalıdır; aynı adı taşıyan baba ve oğulun kayıtları zaman zaman birbirine karışır. Fakat 1230’ların sonunda Latin Konstantinopolis’inin başında Anseau adında bir Cayeux bulunduğu kesindir. Ayrıca İznik hanedanından Eudokia Laskarina ile evliliği, Latin aristokrasisinin artık yerli Bizans aileleriyle bağ kurmadan yaşayamayacağını anlatır.

Anseau’nun ardından Narjot de Toucy yeniden öne çıktı. Narjot daha önce de şehir konseyinde yer almış, Baudouin’in çocukluk döneminde yönetimde etkili olmuştu. 1238 ile 1239 arasında başkentin vekiliydi. O sırada imparatorluk o kadar mali sıkıntı içindeydi ki Konstantinopolis’in en kutsal emanetlerinden biri olan Dikenli Taç, Venedikli alacaklılara rehin bırakıldı.

Bu olay Latin yönetiminin ruh hâlini anlatır. 1204’te kutsal emanetler yağma ganimeti olarak görülmüş, Avrupa’ya taşınmıştı. 1230’ların sonunda ise şehrin elinde kalan emanetler borç karşılığı teminat hâline geldi. Dikenli Taç, imparatorluk meşruiyetinin parçası olmaktan çıkıp kredi işleminde kullanılan bir değerli nesneye dönüştü.

Narjot ve Anseau, Baudouin’in yokluğunda şehri ayakta tuttu. Fakat onların yönetimi, büyük bir toparlanma dönemi değildi. Konstantinopolis artık fetheden bir imparatorluğun başkenti değil, sürekli para bekleyen bir savunma karakolu hâline geliyordu.

Baudouin II: Borçlu İmparator

Baudouin II, Latin Konstantinopolis’inin son hükümdarıydı. Hukuken 1228’de imparator oldu; fakat 1240’ta Ayasofya’da taç giyerek gerçek anlamda iktidarı eline aldı. Şehirde doğmuş tek Latin imparator olması, onun Konstantinopolis’e diğerlerinden daha bağlı olduğu anlamına gelmedi. Tam tersine, hayatının büyük kısmı Konstantinopolis dışında geçti.

Baudouin’in hükümdarlığı savaşlardan çok yardım arayışlarıyla doluydu. Roma’ya, Fransa’ya, Flandre’ye ve İtalya’ya gitti. Papalardan, krallardan, akrabalardan, tüccarlardan ve Haçlı seferi çevrelerinden asker ile para istedi. Her yolculuğun arkasında aynı sorun vardı: Konstantinopolis’in gelirleri artık imparatorluğu taşımıyordu.

Onun döneminde Latin devleti büyük ölçüde şehir ve yakın çevresine sıkıştı. İznik, Trakya’da ve Marmara çevresinde ilerliyordu. Balkanlar’daki Latin müttefikler kendi hesaplarıyla hareket ediyor, Venedik ise Konstantinopolis’i yaşatmak kadar ticari ayrıcalıklarını korumaya da önem veriyordu.

Baudouin’in en ağır mirası mali çaresizlikti. Dikenli Taç ve başka kutsal emanetler, Venedikli alacaklıların elinden Fransa Kralı IX. Louis’nin sarayına geçti. Bu emanetler Paris’te Sainte-Chapelle’in kurulmasına kadar uzanan yeni bir Avrupa hikâyesi başlatacaktı. Fakat Konstantinopolis açısından mesele farklıydı: İmparatorluk, kendi kutsal hafızasını nakde çevirmek zorunda kalmıştı.

Baudouin’in mali krizi giderek daha küçük düşürücü hâle geldi. Sarayların ve yapıların çatı kurşunları sökülüp satıldı. En sert olay ise oğlu Philippe’in Venedikli tüccarlara borç karşılığı rehin bırakılmasıydı. Bir imparator, devletini yaşatmak için varisini alacaklıların eline bırakıyordu.

Bu noktada Baudouin’i yalnızca kötü bir yönetici olarak görmek yetersiz kalır. O, zaten çökmekte olan düzenin son taşıyıcısıydı. Fakat onun tercihleri de krizi hafifletmedi. Yeni vergi düzeni kurmak, yerli aristokrasiyle kalıcı uzlaşma sağlamak, Venedik’in ayrı gücünü sınırlamak ya da geniş bir askerî ittifak yaratmak yerine, kısa vadeli para bulma çabasına saplandı.

Konstantinopolis’in imparatoru, giderek kendi başkentinin hükümdarından çok Avrupa saraylarında dolaşan bir yardım dilekçesine dönüştü.

Marie Ve Philippe: Görünmeyen İktidar

Baudouin II şehirden ayrıldığında, Konstantinopolis’in günlük yönetimi yeniden vekillere kaldı. Bu dönemin en önemli isimlerinden biri Philippe de Toucy idi. Narjot de Toucy’nin oğluydu; Frank aristokrasisiyle Bizans kökenli Branas ailesi arasında bağları vardı. Bu nedenle Latin Konstantinopolis’inin karmaşık sosyal yapısında hareket edebilecek nadir kişilerden biriydi.

Philippe, 1240’ların ortasında Baudouin’in resmî vekili olarak öne çıktı. İmparator Batı Avrupa’da para ve asker ararken, Philippe şehirdeki askerî, idarî ve diplomatik işleri yürütmeye çalıştı. Latin sarayının artık ne kadar küçük ve kapalı bir çevreye dönüştüğünü anlamak için onun konumu önemlidir: Başkenti bir imparator değil, eski bir naibin oğlu yönetiyordu.

Baudouin’in eşi Marie de Brienne de bu dönemde saray belgelerinde görünür hâle geldi. Jean de Brienne’in kızıydı; Baudouin ile çocuk yaşta nişanlanmış, genç yaşta evlenmişti. İmparatorun yokluğunda bazı belgelere onun adına imza attı ve mali işlemlerde yetki aldı.

Fakat Marie’yi tek başına güçlü bir naip olarak anlatmak doğru olmaz. Resmî karar gücü çoğunlukla Philippe de Toucy ve saray çevresindeki erkek vekillerdeydi. Marie’nin üstlendiği rol, daha çok borçları düzenlemek, rehin işlemlerini yürütmek ve imparatorluk mülklerinin bir bölümünü güvence altına almaya çalışmaktı.

1248’de Baudouin, 24 bin hyperperalık borç için eşine bazı imparatorluk topraklarını rehin bırakma yetkisi verdi. Ardından Marie de Brienne de yardım bulmak için Batı’ya yöneldi. Konstantinopolis’ten ayrıldıktan sonra bir daha şehre dönmedi.

Bu tablo, Latin yönetiminin geldiği yeri anlatır. İmparator Avrupa’da yardım arıyor, imparatoriçe borç kapatmaya çalışıyor, çocuk varis tüccarların elinde tutuluyor, başkenti ise geçici vekiller yönetiyordu. Konstantinopolis, Latinler için hâlâ imparatorluk tacının merkeziydi; fakat gerçek hayatta borç, rehin ve aracılar üzerinden idare edilen kırılgan bir şehir devletine dönüşmüştü.

1260: Elden Kalan Şehir

Latin yönetiminin son yıllarında Konstantinopolis hâlâ görkemliydi. Ayasofya yerindeydi, saraylar kullanılıyordu, limanlar ticaret görüyordu, Venedikli tüccarlar kazanç sağlıyordu. Fakat eski başkentin siyasî ağırlığı çoktan daralmıştı.

Şehrin içinde Latin imparatorunun sarayı, Venedik’in ayrı yönetim alanı, Latin patrikliğinin kilise düzeni, Rum aristokrat aileleri ve yerel ticaret çevreleri birlikte yaşıyordu. Fakat bu birlikte yaşam, ortak bir bağlılık yaratmıyordu. Herkes kendi alanını, gelirini ve bağlantılarını korumaya çalışıyordu.

Latin imparatorlarının en büyük sorunu, Konstantinopolis’i bir şehir olarak değil, bir taç olarak görmeleriydi. Taç Avrupa’da prestij sağlıyordu. Ayasofya’da imparator olmak, Batılı aristokratlar için muazzam bir unvandı. Fakat bu unvan, şehrin tahılını getirmiyor, surlarını onarmıyor, askerlere maaş ödemiyor, Rum halkın sadakatini kazanmıyor ve Venedik’in çıkarlarını imparatorluk çıkarına tabi kılmıyordu.

Henri gibi birkaç isim bu gerçeği sezdi. Yolande gibi bazıları diplomasinin değerini gördü. Jean de Brienne gibi bazıları kuşatma altında şehri savunabildi. Fakat Latin düzeninin bütünü, fethettikleri şehrin büyüklüğüne uygun bir yönetim kuramadı.

Latin Konstantinopolis’i, güçlü bir devletin başkenti olmaktan çok, sürekli ertelenen bir iflasın saraylı biçimiydi. Taht değişti, naipler geldi, saray entrikaları büyüdü, emanetler rehin verildi, çocuklar borç karşılığı bırakıldı. Şehrin içindeki iktidar, her yıl biraz daha küçüldü.

Okuma Önerisi

  • Filip Van Tricht, The Latin Renovatio of Byzantium: The Empire of Constantinople 1204–1228
  • Guy Perry, John of Brienne: King of Jerusalem, Emperor of Constantinople
  • Filip Van Tricht, “Robert of Courtenay: An Idiot on the Throne of Constantinople?”
  • Robert Lee Wolff, “Mortgage and Redemption of an Emperor’s Son”
  • Zdzisław Pentek, “On the Empresses of the Latin Empire: Marie of Brienne”
  • Philip van Tricht, “Constantinople 1204–1261”
  • George Akropolites, The History
  • Niketas Khoniates, O City of Byzantium
Tagged

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *