Latin İstilası (4): Kutsal Emanetleri Nasıl Yağmaladılar?

Manşet Tarihin Akışı

Konstantinopolis düştüğünde Latinler şehrin içinden yalnızca altın ve gümüş çıkarmadı. İmparatorluk sarayının, kiliselerin ve manastırların yüzyıllar boyunca bir araya getirdiği kutsal emanetleri, ilk yağmanın ardından farklı bir hayat yaşamaya başladı. Bir bölümü askerlerin ve din adamlarının ganimeti oldu. Bir bölümü Venedik’e taşındı. En yüksek dereceli emanetlerin önemli bir kısmı ise Latin imparatorlarının elinde kaldı; borçlar arttıkça rehin verildi, satıldı, Venedik ve Paris’e gönderildi.

Bu nedenle 1204 yağmasını yalnızca birkaç gün süren bir saldırı olarak anlatmak eksik kalır. İlk günlerde şehirden zorla alınan nesneler vardı. Ardından yaklaşık altmış yıl boyunca, Latin yönetiminin saray hazinesini paraya ve siyasî prestije çevirdiği ikinci bir dönem başladı. Konstantinopolis’in kutsallığı bir anda aşınmadı; parçalara ayrıldı, yeni sahipler buldu ve Batı’daki kiliselerin hafızasına yerleştirildi.

Sarayın Kutsal Odası

Bu dağıtımın merkezinde Büyük Saray’ın içindeki Pharos’taki Theotokos Kilisesi bulunuyordu. Burası Ayasofya değildi. İmparatorluk ailesinin özel şapeli, aynı zamanda Konstantinopolis’in en yüksek dereceli emanetlerinin saklandığı yerdi. Gerçek Haç parçaları, Dikenli Taç, çarmıh çivileri, Kutsal Mızrak, keten bezler, kamış, mor giysi, Mesih’e ait olduğu iddia edilen sandaletler, mezar taşı parçası, Mandylion ve Keramion burada ya da saray içindeki yakın şapellerde korunuyordu.

Ayasofya bu emanetlerin büyük törenlerde halka göründüğü yerlerden biriydi. Gerçek Haç parçaları belirli günlerde saraydan çıkarılıyor, imparatorluk odalarında dolaştırılıyor, ardından Ayasofya’ya götürülerek halkın ziyaretine açılıyordu. Ancak emanetlerin asıl muhafaza mekânı çoğu durumda saraydı. Latin istilasının en büyük kutsal ganimeti bu nedenle Ayasofya’nın içinden değil, imparatorluğun kapalı dünyasından çıktı.

Dikenli Taç: Pharos’tan Paris’e

Dikenli Taç, Pharos Şapeli’nin en yüksek statülü emanetlerinden biriydi. 1200 dolaylarında şapelin sorumlusu olan Nikolaos Mesarites, onu törenle sergilenen bir nesne olarak anlatıyordu. Robert de Clari de 1204’te saray şapelinde gördüğü emanetler arasında Taç’ı saydı. Böylece Taç’ın Latin istilasından hemen önce ve işgal sırasında Konstantinopolis sarayında bulunduğu iki ayrı tanıklıkla kayda geçti.

Taç, 1204’te şehirden hemen çıkarılmadı. Latin imparatorları onu ellerinde tuttu; fakat mali sıkışma başlayınca Venedikli alacaklılara rehin verildi. Fransa Kralı IX. Louis 1238’de satın alma sürecine girdi. Taç, 1239’da Konstantinopolis’ten Venedik üzerinden Paris’e taşındı. Önce Notre-Dame’da karşılandı, ardından Sainte-Chapelle’de saklandı. Bugün Notre-Dame hazinesinde korunan taç, bu saray koleksiyonundan fiziksel olarak günümüze ulaşan en belirgin emanettir.

Gerçek Haç: Saraydan Ayasofya’ya

Gerçek Haç’a atfedilen parçalar, Konstantinopolis’te tek bir sandıkta ve tek bir kilisede duran sabit nesneler değildi. İmparatorluk sarayında en az üç farklı Haç reliki bulunduğu, bunların farklı törenlerde saray içindeki şapellere, imparatorluk salonlarına ve Ayasofya’ya taşındığı biliniyor. Bu parçalar yalnızca bir ibadet nesnesi değildi. İmparatorun koruyuculuğunu, başkentin kutsallığını ve devletin Tanrı tarafından himaye edildiği fikrini canlı tutan tören araçlarıydı.

Robert de Clari, 1204’te saray şapelinde insan bacağı kalınlığında iki Haç parçası gördüğünü yazdı. Bu büyük parçaların ilk yağmadan sonra hangi kişilerin eline geçtiği bilinmiyor. Ancak Latin yönetimi sırasında sarayda kalan Haç reliklerinden biri ya da birkaçı 1241’de IX. Louis’ye devredildi. Sainte-Chapelle için alınan emanetler arasında Gerçek Haç parçası açıkça yer aldı. Bugün Notre-Dame hazinesinde korunan Haç parçası, Paris’e ulaşan bu koleksiyonun kalıntısıdır. Buna karşılık Clari’nin gördüğü büyük iki ahşap parçanın bugünkü yerini belirlemek mümkün değildir.

Haç Reliklerinin Kayıp Kapları

Gerçek Haç yalnızca ahşap parçalardan ibaret değildi. Bizans sarayı, bu parçaları taşımak ve sergilemek için altın, gümüş, emaye ve değerli taşlarla süslü relik kapları yaptırmıştı. Saray törenlerinde kullanılan büyük haç biçimli relikler, Haç parçalarının kutsallığını görünür kılıyor, aynı zamanda Bizans kuyumculuğunun ulaştığı ihtişamı taşıyordu.

Latin istilası sonrasında bu kapların çoğunun akıbeti belirsizleşti. Bazıları açıldı; içlerindeki ahşap parçalar ayrıldı. Bazılarının değerli metal unsurları söküldü ya da eritildi. Paris’e gelen büyük Haç reliklerinden birinin kabı Sainte-Chapelle’de uzun süre korundu, ancak Fransız Devrimi sırasında parçalandı. Bugün Haç’ın kendisi Notre-Dame hazinesinde bulunurken, onu taşıyan Bizans kaplarının çoğu kayıp kabul edilir. Bu nedenle tek ve bütün bir “Ayasofya ya da Pharos altın Haç reliki”nden söz etmek doğru olmaz.

Çarmıh Çivileri: Pharos’tan Paris’e

Pharos Şapeli’nde çarmıh çivilerinden en az biri korunuyordu. Mesarites, çiviyi ayrıntılı biçimde anlatmış; Robert de Clari ise 1204’te şapelde iki çivi gördüğünü yazmıştı. Bu fark, Konstantinopolis’te birden fazla çivi relikinin bulunmuş olabileceğini düşündürüyor. Bizans için çivi, Tutku anlatısının en güçlü nesnelerinden biriydi; doğrudan çarmıha gerilme anıyla ilişkilendiriliyordu.

Latin döneminde çivilerden en az biri Paris koleksiyonuna girdi. Notre-Dame hazinesinde bugün Dikenli Taç ve Gerçek Haç parçasıyla birlikte bir Çarmıh Çivisi korunuyor. Ancak bu çivinin Mesarites’in anlattığı tek çivi mi, Robert de Clari’nin gördüğü iki çividen biri mi olduğu kesin biçimde kanıtlanamaz. Batı Avrupa’da başka çivi relikleri de vardır; fakat bunları doğrudan Konstantinopolis’teki saray koleksiyonuna bağlamak için yeterli belge bulunmaz.

Kutsal Mızrak: Pharos’tan Paris’e

İsa’nın böğrünü delen mızrağa atfedilen metal parça, Pharos Şapeli’nde korunuyordu. Mesarites bu emaneti çift ağızlı bir kılıç biçiminde tarif eder; Robert de Clari ise şapelde gördüğü mızrağın demirini özellikle anar. Böylece Kutsal Mızrak, 1204 öncesi Bizans imparatorluk hazinesinin en açık biçimde kaydedilmiş Tutku emanetlerinden biri hâline gelir.

Mızrak parçası, Latin imparatorluğu döneminde Paris’e devredilen emanetler arasına girdi. Sainte-Chapelle’in eski envanterlerinde Kutsal Mızrak parçası bulunur. Ancak bu nesne Fransız Devrimi sonrasında Dikenli Taç gibi korunmadı; bugün Paris’te fiziksel olarak teşhis edilebilen bir mızrak reliki yoktur. Viyana, Roma ve başka merkezlerde bulunan mızrak uçları sık sık Konstantinopolis ile ilişkilendirilir; fakat bunlardan herhangi birini Pharos’taki mızrakla aynı nesne saymak mümkün değildir.

San Marco Atları: Hipodrom’dan Venedik’e

1204 yağmasının bugün en görünür sembolü, dört büyük yaldızlı bronz attır. Antikçağda yapılmış bu heykeller Konstantinopolis Hipodromu’nun anıtsal dekorasyonunun parçasıydı. Latinlerin şehri ele geçirmesinin ardından sökülerek Venedik’e götürüldüler ve San Marco Bazilikası’nın cephesine yerleştirildiler. Böylece Bizans başkentinin imparatorluk gösterisinin en görkemli parçalarından biri, Venedik Cumhuriyeti’nin zafer simgesine dönüştü.

Atların yolculuğu 1204’te de sona ermedi. Napoléon 1797’de Venedik’i işgal ettiğinde onları bu kez Paris’e taşıttı; 1815’te Venedik’e geri gönderildiler. Uzun süre San Marco’nun dışındaki terasta duran özgün heykeller bugün koruma amacıyla bazilikanın içinde tutuluyor; dış cephede görülenler kopyalarıdır. Konstantinopolis’ten alınan binlerce nesne arasında, tarih boyunca ikinci kez savaş ganimeti hâline gelmiş olmaları onları ayrıca sıra dışı kılar.

Pilastri Acritani: Hagios Polyeuktos’un Sütunları

San Marco’nun güney cephesinde bulunan ve uzun süre Acre’den getirildikleri sanıldığı için Pilastri Acritani adı verilen iki son derece süslü mermer paye de Konstantinopolis kökenlidir. İstanbul’daki Saraçhane kazılarında ortaya çıkarılan 6. yüzyıl Hagios Polyeuktos Kilisesi’nin mimari parçalarıyla yapılan karşılaştırmalar, bu payelerin aynı yapıdan geldiğini gösterdi.

Hagios Polyeuktos, Ayasofya’dan önce Konstantinopolis aristokrasisinin gücünü sergileyen en büyük kiliselerden biriydi. 1204 sonrasında yapıdan sökülen mermerlerin bir bölümü Venedik’e taşındı. Bugün San Marco’nun yanında duran bu iki paye, yalnızca taşınmış bir sanat eseri değil, Konstantinopolis’teki bir binanın fiziksel olarak parçalanıp başka bir şehrin mimarisine eklenmesidir.

Dört Tetrark: Konstantinopolis’ten San Marco’nun Köşesine

San Marco’nun güneybatı köşesine gömülü duran koyu mor porfir heykel grubu da Konstantinopolis’ten götürüldü. Yaklaşık 300 yılına tarihlenen Dört Tetrark, Roma İmparatorluğu’nun Diocletianus dönemindeki dört hükümdarlı yönetim sistemini temsil ediyordu. Heykellerin Konstantinopolis’te tam olarak nerede durduğu tartışmalı olmakla birlikte, 1204 ganimeti olarak Venedik’e ulaştıkları kabul edilir.

Grubun Konstantinopolis kökenini neredeyse fiziksel bir imza hâlinde doğrulayan ayrıntı ise eksik ayaktır. Heykellerden birinin Venedik’te bulunmayan ayak parçası İstanbul’da yapılan kazılarda ortaya çıktı. Böylece Venedik’teki heykelle İstanbul toprağından çıkan parça aynı anıtın iki ayrılmış bölümü hâline geldi. 1204 yağmasının belki de en çarpıcı maddi tanıklarından biri budur.

San Marco’nun Bizans Mermerleri

Venedik’e taşınan mimari parçalar Pilastri Acritani ile sınırlı değildi. San Marco’nun dış cephesinde Bizans kökenli sütunlar, başlıklar, mermer levhalar, porfir parçaları ve kabartmalar bulunur. Bunların bir bölümü Konstantinopolis’ten, özellikle Latin hâkimiyeti sırasında getirilen spolia malzemesidir. Bazı parçaların tam olarak hangi binadan söküldüğü artık belirlenemiyor; fakat San Marco’nun 13. yüzyıldaki yeni görünüşünün oluşmasında Konstantinopolis’in taşlarının büyük rol oynadığı açıktır.

Bunların en dikkat çekicilerinden biri, Büyük İskender’in griffonlar tarafından göğe çıkarılışını gösteren Bizans kabartmasıdır. San Marco cephesindeki bu ve benzeri parçalar, Venedik’in yalnızca değerli maden toplamamakta olduğunu gösterir. Konstantinopolis’in mimari ve imparatorluk hafızası da sökülmüş, başka bir siyasi merkezin cephesine monte edilmiştir.

Pala d’Oro: Konstantinopolis Emayelerinin Yeni Hayatı

San Marco’nun ünlü altın altar panosu Pala d’Oro, 1204’te bütünüyle Konstantinopolis’ten alınmış tek bir eser değildir; daha eski bir Venedik çekirdeğinin yüzyıllar içinde büyütülmesiyle oluştu. Ancak 1204 sonrasındaki büyük genişletme sırasında Pala’ya yeni Bizans emaye levhaları eklendi. Bu levhaların bir bölümünün Konstantinopolis’teki bir Bizans ikonostasisinden ya da benzer büyük bir litürjik düzenlemeden yağmalanmış olması güçlü biçimde kabul edilir.

Sonuçta Pala d’Oro, Konstantinopolis sanatının Venedik tarafından yalnızca sergilendiği değil, yeniden düzenlenip Venedik’in kendi kutsal ve siyasî anlatısının içine yerleştirildiği en büyük örneklerden biri oldu. Bizans emayeleri artık bir Bizans imparatorluk kilisesine değil, Venedik doçlarının özel kilisesinin yüksek altarına hizmet ediyordu.

San Marco Hazinesi: Konstantinopolis’in Kuyumculuğu Venedik’te

1204’te Venedik’e taşınanların en büyük yoğunluklarından biri San Marco Hazinesi’nde toplandı. Bizans imparatorluk ve kilise atölyelerinde yapılmış kadehler, patenler, relik kapları, haçlar, ikonlar, emayeli altın ve gümüş eserler, kaya kristali ve yarı değerli taş kaplar buraya ulaştı. San Marco hazinesinin 13. yüzyılda olağanüstü biçimde büyümesi doğrudan Konstantinopolis’in yağmasıyla bağlantılıdır.

Bugün koleksiyonda Romanos adıyla bilinen iki imparatorluk kadehi, çeşitli Bizans kadehleri ve patenleri, Gerçek Haç relik kapları, altın ve gümüş kitap kapakları, değerli taş kaplar ve başka Bizans kuyumculuk eserleri bulunur. Bunların her birinin 1204 günü hangi kilise ya da saray odasından çıkarıldığını tek tek izlemek mümkün değildir; fakat koleksiyonun önemli bir bölümünün Konstantinopolis’ten gelen ganimetlerle oluştuğu açıktır.

Başmelek Mikhael İkonu

San Marco Hazinesi’ndeki en olağanüstü Bizans eserlerinden biri, altın, gümüş, mine, değerli taş ve incilerle hazırlanmış Başmelek Mikhael ikonudur. 10. yüzyıl sonu ile 11. yüzyılın ilk yarısına tarihlenen eser muhtemelen Konstantinopolis’te yapılmıştı ve 1204 sonrasındaki ganimet hareketi sırasında Venedik’e ulaşmış olması kuvvetle muhtemeldir.

Bu tür nesneler, yağmanın yalnızca reliklerin içindeki kutsal kemik ya da kumaş parçalarını hedeflemediğini gösterir. Relik kaplarının ve ikonların kendileri de Bizans’ın en ileri metal işçiliğini, mine sanatını ve saray estetiğini temsil eden başlı başına hazinelerdi.

Aziz Lucia’nın Bedeni: Konstantinopolis’ten Venedik’e

Venedik’e götürülen ganimetler arasında bütün aziz bedenleri de bulunuyordu. Sirakuzalı Aziz Lucia’ya atfedilen kalıntılar daha önce Konstantinopolis’e taşınmıştı. Venedik geleneğine göre 1204 yağmasının ardından bu beden Enrico Dandolo’nun döneminde Venedik’e getirildi. Bugün Lucia’nın relikleri Venedik’te San Geremia’daki kutsal mekânda korunuyor.

Böylece yağma yalnızca küçük relik parçalarının dağıtılması anlamına gelmedi. Bazı aziz kültleri, bedenleriyle birlikte bir şehirden başka bir şehre taşındı ve Konstantinopolis’in yüzyıllar boyunca topladığı kutsal coğrafya Batı Avrupa’da yeniden kuruldu.

Limburg Staurothek’i: Konstantinopolis’ten Almanya’ya

1204’ten günümüze ulaşan en önemli Bizans ganimetlerinden biri de bugün Limburg’da korunan Staurothek’tir. Yaklaşık 964–965 yıllarında yapılmış bu olağanüstü altın, mine ve değerli taş işçiliğine sahip relik kutusu, Gerçek Haç’a ait olduğuna inanılan parçaları saklamak için hazırlanmıştı. Konstantinopolis’in düşmesinden sonra Alman şövalye Heinrich von Ulmen’in eline geçti.

Heinrich, eseri 1208’de Mosel kıyısındaki Stuben manastırına verdi. 19. yüzyılda Limburg piskoposluğuna taşındı ve bugün hâlâ orada korunuyor. Böylece Dikenli Taç nasıl Paris hattının en görkemli örneğiyse, Limburg Staurothek’i de 1204’ün Almanya’ya uzanan ganimet hattının en etkileyici fiziksel tanığıdır.

Amiens’te Vaftizci Yahya’nın Başı

Konstantinopolis’ten çıkan Vaftizci Yahya relikleri yalnızca Paris’e gitmedi. Amiens Katedrali’nin en önemli emaneti olan ve Yahya’nın başına ait olduğu kabul edilen relik, Konstantinopolis’ten getirilerek 1206’da Amiens’e ulaştı. Bugün kaya kristalinden bir relik kabında korunuyor.

Bu nesnenin Pharos’ta Robert de Clari’nin gördüğü baş relikiyle mutlaka aynı olduğunu söylemek mümkün değildir; Konstantinopolis’te Yahya’ya atfedilen birden fazla baş ve kafatası parçası geleneği vardı. Ancak Amiens relikinin 1204 yağmasının hemen ardından Konstantinopolis’ten Batı’ya taşındığı açıktır. Bu nedenle 1204’ün en önemli yaşayan ganimetlerinden biri sayılmalıdır.

Soissons Hazinesi

Soissons Piskoposu Nivelon de Quierzy, Dördüncü Haçlı Seferi’nin önde gelen din adamlarından biriydi ve Konstantinopolis’ten çok büyük miktarda reliki kendi piskoposluğuna gönderdi. 1205’te Soissons’a ulaşan ilk grup içinde Aziz Stephanos’un başına atfedilen relik, Havari Thomas’ın parmağı, Dikenli Taç’tan bir diken, Meryem’in giysisinden ve kuşağından parçalar, Son Akşam Yemeği’yle ilişkilendirilen bir kumaş ve Vaftizci Yahya’ya ait olduğu söylenen relikler bulunuyordu. Ardından başka sevkiyatlar geldi. Soissons bu nedenle 1204 sonrası Batı Avrupa’daki en büyük Konstantinopolis relik merkezlerinden birine dönüştü.

Bu hareket, yağmanın ne kadar örgütlü bir ikinci aşamaya dönüştüğünü gösterir. Konstantinopolis’ten alınan kutsal nesneler tek tek askerlerin evlerine gitmekle kalmadı; piskoposluklara dağıtıldı, yeni yortu günleri yaratıldı ve Batı Avrupa’daki kiliselerin kimliğinin parçasına dönüştü.

Halberstadt Hazinesi

Halberstadt Piskoposu Konrad von Krosigk da Konstantinopolis’ten olağanüstü miktarda relikle döndü. 1205’te Halberstadt’a getirilen koleksiyon içinde Gerçek Haç parçaları, Dikenli Taç, Kutsal Kabir, Mesih’in kanı, mor giysi, Kutsal Sünger, kamış, sandaletler ve Meryem’in giysisiyle ilişkilendirilen parçalar bulunuyordu. Bunlara Vaftizci Yahya, Petrus, Paulus, Andreas, Stephanos, Kosmas ve Damian gibi çok sayıda azize atfedilen kalıntılar da eklenmişti.

Konrad yalnızca relik getirmedi. Konstantinopolis’ten pahalı kumaşlar, ipekler ve başka değerli eşyalar da Halberstadt’a ulaştı. Halberstadt Katedrali’nin hazinesi bugün hâlâ Ortaçağ Avrupa’sının en önemli kilise hazinelerinden biridir ve koleksiyonun oluşumunda 1204 transferi temel dönüm noktalarından biridir.

Pairis Manastırı ve Abbot Martin’in Ganimetleri

Alsace’daki Pairis Manastırı’nın başrahibi Martin, yağmanın en açık anlatılmış relik avlarından birinin kahramanıdır. Konstantinopolis’te Pantokrator Kilisesi’ne girdi, burada bir din adamını saklanan reliklerin yerini göstermeye zorladı ve taşıyabildiği kadar kutsal nesneyi aldı. Olay, Gunther of Pairis’in anlatısında ayrıntılı biçimde aktarılır.

Martin’in Batı’ya götürdüğü koleksiyon haç parçalarından Mesih’in kanıyla ilişkilendirilen reliklere ve çok sayıda aziz kalıntısına kadar uzanıyordu. Burada satış ya da diplomatik hediye söz konusu değildi; doğrudan kiliseye girilerek alınan ve daha sonra Batı’da yeni bir kutsal hazine hâline getirilen nesneler söz konusuydu.

Troyes’e Giden Relikler

Troyes Piskoposu Garnier de Traînel de Konstantinopolis’in ele geçirilmesinin ardından kutsal ganimetlerin dağıtılmasında önemli rol oynadı. Latin ordusunun ele geçirdiği bazı ikon ve relikler geçici olarak onun gözetimine verildi; bunların bir bölümü daha sonra Troyes ve çevresindeki kiliselere ulaştı. Troyes’te özellikle Konstantinopolis kökenli Azize Helena relikleri çevresinde yeni bir kült gelişti ve daha sonra bu reliklerin hikâyesini araştırmak için Konstantinopolis’e din adamları gönderildi.

Bu örnek, ganimetlerin Batı’ya ulaştığında yalnızca vitrine konmadığını gösterir. Nesnelerin çevresinde yeni aziz hikâyeleri, haclar, törenler ve yerel hafızalar üretildi. Konstantinopolis’in kutsal geçmişi böylece Fransa’daki kentlerin kendi geçmişinin bir parçası hâline geldi.

Kutsal Havariler Kilisesi: İmparatorların Mezarları

Yağma yaşayanların mallarıyla sınırlı kalmadı. Niketas Choniates, Latinlerin Kutsal Havariler Kilisesi çevresindeki Bizans imparator mezarlarını açtığını ve içlerindeki altın, inci ve değerli taşları aldığını anlatır. Konstantinopolis’in kurucularından ve imparatorlarından oluşan mevta hanedan da böylece yağmanın hedefi oldu.

Choniates’in özellikle anlattığı mezarlardan biri I. Justinianos’a aitti. Yüzyıllardır kapalı olan imparatorluk mezarlarının açılması, 1204’ün yalnızca ekonomik değil sembolik karakterini de gösterir. Latin yönetimi, Bizans devletinin kutsal geçmişini taşıyan mezar alanlarının maddi değerini de paraya çevirdi.

Ayasofya’nın Gümüş Ciborium’u

Ayasofya’da sökülen en büyük metal yapılardan biri altarın üzerindeki ciboriumdu. Niketas Choniates, yapının çok büyük miktarda saf gümüşten oluştuğunu ve altınla kaplı olduğunu anlatır. Latin yönetimi sırasında ciborium parçalandı ve değerli metali için söküldü.

Bu tür parçalar Venedik ya da Paris’te bir müzeye ulaşmadı; çünkü taşınabilir sanat eserleri olarak değil ham madde olarak görüldüler. Dolayısıyla 1204 ganimetlerinin önemli bir bölümü bugün herhangi bir koleksiyonda aranamaz. Altın ve gümüş kaplamalar eritildi, sikkeye ya da yeni eşyalara dönüştürüldü ve nesnelerin özgün kimliği tamamen ortadan kalktı.

Dev Hera: Bronzdan Bozuk Paraya

Konstantinopolis, Roma ve Yunan dünyasından yüzyıllar boyunca toplanmış dev bronz heykellerle doluydu. Latin yönetiminin mali sıkıntıları arttıkça bu eserlerin önemli bir bölümü sanat eseri olarak değil metal rezervi olarak görülmeye başladı. Choniates’in anlattığı en büyük örneklerden biri Konstantinos Forumu’ndaki dev bronz Hera heykeliydi. Başının tek başına dört çift öküzle taşınabildiğini yazar.

Heykel söküldü, eritildi ve metal paraya dönüştürüldü. Aynı kader, yanında Paris’in Aphrodite’ye altın elmayı sunduğu heykel grubunun da başına geldi. Konstantinopolis’in antikçağ mirası böylece ganimet olarak başka şehirlere taşınmaktan bile daha kesin bir biçimde yok edildi.

Bellerophon ve Pegasos

Forum Tauri’de duran dev bronz atlı heykel de eritilen eserler arasındaydı. Kimileri onu Yeşu’ya, kimileri Bellerophon ve Pegasos’a bağlıyordu. Atın bir ayağının altında şehrin düşmanlarından birini temsil ettiğine inanılan küçük bir figür bulunduğuna dair eski bir Konstantinopolis söylencesi vardı. Latinler heykeli parçalayarak bu kısmı da incelediler.

Sonuçta at, binicisi ve altında bulunan figür eritme fırınına gönderildi. Bugün bu olağanüstü bronz kompozisyondan hiçbir şey kalmamasının nedeni savaş sırasında kırılması değil, Latin Konstantinopolis’inde metalinin ekonomik değere dönüştürülmesidir.

Lysippos’un Herakles’i

Choniates’in kaybına en çok öfkelendiği eserlerden biri, Hipodrom’daki dev Herakles heykeliydi. Heykeli antik dünyanın büyük heykeltıraşlarından Lysippos geleneğine bağlar ve boyutlarını olağanüstü ayrıntılarla tarif eder. Oturan Herakles’in yalnızca başparmağının çevresinin bir insan beli kadar olduğunu söylemesi, eserin büyüklüğü hakkında fikir verir.

Bu dev bronz da parçalandı ve eritildi. San Marco Atları’nın Venedik’e taşınarak hayatta kalmış olması bu nedenle bir istisnadır. Hipodrom’daki çok sayıda başka antik bronz, Venedik’e bile ulaşamadan Konstantinopolis’in içinde yok edildi.

Dişi Kurt, Fil, Sfenksler ve Skylla

Herakles tek örnek değildi. Choniates, Romulus ve Remus’u emziren dişi kurt heykelini, bir sırtlanı, aslanla mücadele eden insan figürünü, bir fili, fantastik bir Nil hayvanını, kanatlı sfenksleri, koşan bronz atları ve Odysseus’un adamlarını yiyen Skylla’yı tasvir eden büyük kompozisyonu da eritilen eserler arasında sayar.

Ayrıca Augustus’un Actium zaferiyle ilişkilendirilen eşek ve sürücüsü Nikon–Nikandros grubu da aynı kaderi yaşadı. Bunların önemli bir bölümü Konstantinopolis’e Roma İmparatorluğu’nun başka merkezlerinden getirilmiş çok eski sanat eserleriydi. 1204 sonrasındaki metal ihtiyacı, şehrin yaklaşık dokuz yüzyıl boyunca koruduğu antik açık hava müzesinin büyük bölümünü birkaç yıl içinde ortadan kaldırdı.

Apollonios’un Kartalı

Hipodrom’daki en tuhaf bronzlardan biri, pençelerinde yılan tutan büyük kartaldı. Gelenek eseri Tyana’lı Apollonios’a bağlıyor ve kartalın şehri yılanlardan koruduğuna inanıyordu. Kanatlarındaki işaretlerin güneş ışığıyla saati gösterebildiği de anlatılıyordu.

Bu heykel de Latin dönemindeki eritme dalgasından kurtulamadı. Böylece yalnızca sanat eseri değil, Konstantinopolis’in şehir efsaneleriyle, büyüyle ve koruyucu tılsımlarla ilişkilendirdiği eski bir anıt da ortadan kalktı.

Anemodoulion: Rüzgârın Hizmetkârı

Choniates’in tarif ettiği bir başka kayıp eser, Anemodoulion adı verilen dev bronz mekanik anıttı. Üzerinde kuşlar, balıklar, deniz sahneleri, çobanlar, koyunlar, kuzular ve Eros figürleri bulunuyordu. Tepesindeki kadın figürü rüzgârla dönüyor, bu nedenle yapı Rüzgârın Hizmetkârı adıyla anılıyordu.

Bu olağanüstü mekanik ve heykelsi yapı da metal değeri nedeniyle parçalanıp eritildi. Konstantinopolis’in teknolojik ve sanatsal meraklarından biri birkaç sikke uğruna ortadan kaldırılmış oldu.

Truvalı Helena’nın Bronz Heykeli

Choniates’in kayıp heykeller arasında en şiirsel biçimde anlattığı eser Helena’dır. Bronzdan yapılmış olmasına rağmen teninin, giysisinin, saçlarının ve yüzündeki gülümsemenin canlı görünmesini uzun uzun tasvir eder. Onun anlatısında Helena yalnızca antik bir heykel değil, Konstantinopolis’in güzelliğinin simgesine dönüşür.

Helena da eritme fırınına gönderildi. Choniates’in bu kayıp için duyduğu öfke, yağmanın çağdaş bir Bizanslı tarafından nasıl görüldüğünü belki de bütün altın ve relik listelerinden daha iyi anlatır: mesele yalnızca servetin el değiştirmesi değildi; yüzyıllardır korunmuş bir kültürel hafıza fiziksel olarak yok ediliyordu.

Kutsal Sünger: Saraydan Paris’e

İsa’ya çarmıhta sirke sunulduğuna inanılan Kutsal Sünger, Bizans imparatorluk koleksiyonunda bulunuyordu. Pharos’un en ayrıntılı 1200 tarihli listesinde adı açık biçimde geçmese de, daha eski saray relik gruplarında Haç, Mızrak ve Tutku nesneleriyle birlikte yer alır. Paris’e giden Sainte-Chapelle koleksiyonunda ise Sünger parçası açıkça kayıtlıdır.

Bu relik, Latin yönetimindeki Konstantinopolis’ten Paris’e taşındıktan sonra Sainte-Chapelle’de saklandı. Ancak Fransız Devrimi, Paris koleksiyonunun büyük bölümünü dağıttı. Kutsal Sünger’in bugün nerede bulunduğu bilinmez. Avrupa’daki başka sünger reliklerinin hiçbiri, bu Konstantinopolis nesnesinin kesintisiz devamı olarak güvenle tanımlanamaz.

Kristal Şişedeki Kan

Robert de Clari, Pharos Şapeli’nde kristal bir şişe içinde Mesih’in kanı olduğuna inanılan bir sıvı gördüğünü yazdı. Bu anlatı, saray hazinesinde yalnızca nesnelerin değil, doğrudan beden sıvısı sayılan emanetlerin de bulunduğunu ortaya koyar. Mesarites’in Kutsal Mızrak tanımında da mızrağın Mesih’in kanı ve suyuyla ıslandığına dair bir inanç görülür.

Paris’e devredilen relikler arasında Kutsal Kan adıyla anılan bir emanet de vardı. Ancak Clari’nin kristal şişesindeki sıvıyla Paris envanterindeki Kutsal Kan relikinin aynı nesne olduğunu kesin biçimde söylemek mümkün değildir. Devrim sonrasında bu relik de kayboldu. Venedik’te San Marco hazinesinde Kutsal Kan ampulü bulunur, fakat onun da Pharos’taki şişe olduğuna dair kesintisiz bir kayıt yoktur.

Tunik: Pharos’tan Kayıt Dışına

Robert de Clari, Pharos Şapeli’nde İsa’nın Golgotha’ya götürülürken üzerinden çıkarıldığına inanılan tuniği de gördüğünü aktarır. Bu emanet, onun 1204 sonrasında sarayda gördüğü en ayrıntılı Tutku listesinde yer alır. Ancak aynı nesne Mesarites’in 1200 tarihli envanterinde açık adla geçmez.

Tuniğin Latin istilasından sonra nereye götürüldüğünü söyleyen güvenilir bir kayıt yoktur. Paris’e gönderilen 1241 koleksiyonunda mor giysi, gömü bezleri ve başka tekstiller bulunur; fakat bunların Clari’nin anlattığı tunikle aynı eşya olduğunu söylemek mümkün değildir. Bu yüzden tunik için doğru ifade şudur: 1204’te Pharos’taydı, Latin dönemi sonrasındaki maddi izi kayboldu.

Mor Giysi: Pharos’tan Sainte-Chapelle’e

Mesarites’in listesinde yer alan mor giysi, İsa’yla alay edilirken üzerine giydirildiğine inanılan kumaştı. Bu nesne, tunikten ayrı bir relik olarak ele alınmalıdır. Bizans anlatısında mor giysi, Roma askerlerinin İsa’yı sahte kral gibi sunmasıyla ilişkilendiriliyordu.

Mor giysiden bir parça Paris’e gönderildi. Sainte-Chapelle envanterlerinde Kutsal Mor Giysi bulunur. Ancak Devrim sonrası bu kumaş parçası korunmadı; bugün belirlenebilen bir fiziksel kalıntısı yoktur. Yine de saraydan Paris’e geçtiği, Paris’te bir kraliyet reliki olarak sergilendiği ve ardından kaybolduğu kayıtlarla izlenebilir.

Gömü Bezleri: Pharos’tan Paris’e

Mesarites, Mesih’in mezarda sarıldığı keten bezleri Pharos Şapeli’nin en önemli emanetlerinden biri olarak sayar. Bu bezlerin hâlâ mür koktuğunu anlatması, Bizans dünyasında onların nasıl algılandığını açık eder. Saray, gömü bezlerini yalnızca bir tekstil parçası olarak değil, ölüm ve diriliş anlatısının maddi kalıntısı olarak koruyordu.

Latin imparatoru II. Baudouin’in IX. Louis’ye devrettiği Paris koleksiyonunda gömü bezlerinden parçalar bulunuyordu. Bunlar Sainte-Chapelle’de saklandı. Ancak bu kayıt, Paris’e giden bezlerin bugün Torino Kefeni olarak bilinen nesneyle aynı olduğunu kanıtlamaz. Böyle bir özdeşlik, tarihçiler arasında kabul edilmiş bir sonuç değildir. Güvenle söylenebilecek olan, Konstantinopolis sarayındaki gömü bezlerinin en az bir bölümünün Latin döneminde Paris’e taşındığı ve daha sonra maddi izini kaybettiğidir.

Ayak Yıkama Havlusu

Pharos koleksiyonundaki en sıra dışı tekstillerden biri, İsa’nın havarilerin ayaklarını yıkadıktan sonra kullandığına inanılan havluydu. Mesarites, bu kumaşı ayrı bir emanet olarak kaydeder. Burada söz konusu olan bir tunik ya da gömü bezi değil, Son Akşam Yemeği anlatısına bağlanan bir havludur.

Bu havlunun bir parçası Paris’e giden reliklerin arasında yer aldı. Sainte-Chapelle envanterlerinde ayak yıkamada kullanıldığı söylenen kumaş parçası kaydedildi. Ancak bugün havlunun kendisi korunmuyor. Paris’teki diğer Tutku tekstilleri gibi, Devrim sonrasında ya kayboldu ya da parçalandı.

Demir Boyunduruk

Mesarites’in en çarpıcı kayıtlarından biri, İsa’nın kırbaçlanırken boynuna takıldığına inanılan demir halka ya da boyunduruktur. Şapel görevlisi bu nesneyi, açıldığında boyuna geçirilebilen ve kendi hâline bırakıldığında kapanan demir bir halka olarak tarif eder. Bu, saray hazinesinde yalnızca İncil anlatılarındaki olaylara değil, işkence aletlerine de kutsallık atfedildiğini gösterir.

Paris koleksiyonunda kutsal halka ya da demir bağ diye kaydedilen bir relik bulunur. Bunun Mesarites’in anlattığı boyundurukla aynı nesne olması mümkündür, ancak kesin değildir. Nesnenin bugün nerede olduğu bilinmez. Bu yüzden doğru takip şöyledir: Pharos’ta bulunduğu kesindir; Paris’teki halka relikiyle ilişkisi güçlü bir ihtimaldir; maddi sonu ise belirsizdir.

Kutsal Kamış

Mesarites, İsa’nın eline verilen kamışı da Pharos Şapeli’nde sayar. Bizans anlatısında bu kamış, yalnızca alay sahnesinin bir parçası değil, Tutku’nun başka nesneleriyle birlikte korunan bağımsız bir relikti. Boyutunu ve biçimini uzun uzun tarif etmesi, nesnenin gözle görülebilir bir maddi varlık olarak saklandığını düşündürür.

Kamıştan bir parça, 1241’de Paris’e giden relikler arasında bulunuyordu. Sainte-Chapelle’de sergilendi, fakat günümüze ulaşmadı. Kamışın Batı’daki başka örnekleriyle Konstantinopolis kökenli bu parçayı aynı kabul etmek için yeterli veri yoktur.

Mesih’in Sandaletleri

Mesih’e ait olduğuna inanılan deri sandaletler, Mesarites’in Pharos listesinde yer alır. Bu nesnelerin 10. yüzyılda doğudan Konstantinopolis’e getirildiği ve saray koleksiyonuna eklendiği biliniyor. Sandaletler, diğer Tutku reliklerinden farklı olarak doğrudan çarmıh anına değil, Mesih’in yeryüzündeki hayatına bağlanıyordu.

Latin istilası sonrasında sandaletlerin nereye gittiğine dair güvenilir bir kayıt yoktur. Paris koleksiyonunda açık biçimde tanımlanan bir sandalete rastlanmaz. Bu nedenle onları Venedik, Roma ya da başka bir Batı merkeziyle ilişkilendirmek tarihsel zemini olmayan bir tahmin olur. Sandaletlerin 1204 öncesi Pharos’ta bulunduğu kesindir; Latin yönetimindeki akıbetleri ise bilinmez.

Mezar Taşı: Pharos’tan Louvre’a

Pharos Şapeli’nde Mesih’in mezarından geldiğine inanılan bir taş parçası da vardı. Bu nesne önceki anlatılarda Golgotha taşı olarak anılsa da, daha doğru ifade budur: Mesarites onu Kutsal Kabir’den alınmış bir taş olarak kaydeder. Dolayısıyla çarmıha gerilme yerinden değil, defnin ve dirilişin mekânından gelen bir relik sayılıyordu.

Bu taş, 1241’de Paris’e ulaşan emanetler arasındaydı. Sainte-Chapelle için Bizans üslubunda özel bir relik kabı da taşındı. Devrim sırasında taşın kendisi kayboldu; ancak relik kabının 12. yüzyıla ait yaldızlı gümüş levhası ve kapağı korundu. Bu parçalar bugün Louvre’da bulunur. Böylece Konstantinopolis’ten Paris’e giden ve maddi kabı hâlâ görülebilen ender reliklerden biri ortaya çıkar.

Mandylion: Pharos’tan Belirsizliğe

Mandylion, Mesih’in yüzünün insan eli değmeden bir kumaşa çıktığına inanılan kutsal tasvirdi. 944’te Edessa’dan Konstantinopolis’e getirildi, Pharos Şapeli’nde korundu ve sarayın en yüksek dereceli emanetlerinden biri hâline geldi. Robert de Clari, 1204’te Mandylion’u şapelin ortasında asılı duran kutsal kumaşlardan biri olarak gördüğünü anlatır.

Mandylion’un Latin istilasından sonraki kaderi kesin değildir. Bazı araştırmacılar, Paris’e gelen “kutsal kumaş”ın Mandylion olabileceğini ileri sürer. Ancak bu ihtimal, Mandylion’un Paris’te saklandığını ya da daha sonra başka bir kefen geleneğine dönüştüğünü kanıtlamaz. Güvenle söylenebilecek tek şey, 1204’te Pharos’ta bulunduğu ve sonraki yüzyıllarda nesnenin izinin kaybolduğudur.

Keramion: Pharos’tan Kayıt Dışına

Keramion, Mandylion’la bağlantılı ikinci kutsal tasvirdi. İnanca göre Mesih’in yüzü önce kumaşa, ardından kumaşın temas ettiği kiremite çıkmıştı. Robert de Clari, Mandylion ile Keramion’un şapelin ortasında değerli kaplar içinde asılı olduğunu anlatır.

Keramion’un 1204 sonrasındaki yolculuğu için güvenilir bir belge yoktur. Paris’e giden relik listelerinde bir “kutsal levha” ya da “kutsal kumaş” kaydı bulunur, fakat bunları doğrudan Keramion’la özdeşleştirmek mümkün değildir. Mandylion gibi Keramion da Latin yönetiminden sonra maddi izini kaybeden Konstantinopolis emanetleri arasındadır.

Meryem’in Giysisi

Robert de Clari, Pharos Şapeli’nde Meryem Ana’ya ait bir giysi parçası gördüğünü yazdı. Bu kayıt, saray şapelinde yalnızca Mesih’e ait olduğu düşünülen nesnelerin değil, Meryem kültüne bağlı emanetlerin de bulunduğunu ortaya koyar. Ancak Konstantinopolis’te Meryem’e atfedilen giysiler tek bir yerde korunmuyordu; Blakhernai’deki örtü ve Khalkoprateia’daki kemer farklı geleneklere bağlıydı.

Paris’e giden 1241–1247 koleksiyonunda Meryem’e atfedilen örtü, saç ve süt relikleri bulunur. Fakat bunların Robert de Clari’nin gördüğü giysi parçasıyla aynı nesneler olduğunu kanıtlayan bir kayıt yoktur. Bu nedenle Pharos’taki giysi için doğru sonuç şudur: 1204’te sarayda bulunduğu bilinir; Paris’teki Meryem relikleriyle ilişkisi mümkündür, fakat kesin değildir.

Vaftizci Yahya’nın Başı

Robert de Clari’nin Pharos Şapeli’nde gördüğünü yazdığı en çarpıcı aziz emaneti, Vaftizci Yahya’nın başıydı. Daha doğrusu, bu emanetin başın tamamı mı yoksa bir bölümü mü olduğu kaynaklarda değişir. Paris’e taşınan Sainte-Chapelle koleksiyonunda Yahya’nın başının üst kısmı diye kaydedilen bir relik bulunuyordu.

Bu kalıntı Sainte-Chapelle’de yüzyıllarca saklandı, ancak günümüze ulaşmadı. Bugün Avrupa’da Vaftizci Yahya’nın başına atfedilen birden fazla emanet vardır. Paris’teki parçayı bunlardan biriyle özdeşleştirmek mümkün değildir. Yine de Konstantinopolis sarayı, Paris ve Devrim sonrası kayıp arasında izlenebilen bir kayıt dizisi vardır.

Musa’nın Değneği

Musa’nın değneği, Pharos Şapeli’nde değil, Büyük Saray’ın başka bir kutsal mekânında, Nea Ekklesia’da korunuyordu. İmparatorluk törenlerinde Gerçek Haç ve Konstantinos’un Zafer Haçı ile birlikte kullanıldığı biliniyor. Bu nesne, Eski Ahit’in saray içindeki kutsal varlığını temsil eden en yüksek statülü emanetlerden biriydi.

Sainte-Chapelle envanterlerinde Musa’nın değneği de yer alır. Bu kayıt, Latin yönetiminin yalnızca Tutku emanetlerini değil, saray ritüelinin başka kutsal unsurlarını da Paris’e taşıdığını ortaya koyar. Değneğin maddi varlığı günümüze ulaşmadı. Ancak Konstantinopolis sarayından Paris’e geçtiği kayıtlarda izlenebilir.

Konstantinos’un Zafer Haçı

Konstantinos’un Zafer Haçı, saraydaki Aziz Stephanos Şapeli ile ilişkilendirilen büyük törensel haçtı. İçinde Gerçek Haç parçası bulunuyordu ve imparatorluk alaylarında kullanılıyordu. Bu nesne, Konstantinopolis’in Hristiyan imparatorluk fikrini doğrudan Konstantinos’a bağlayan başlıca tören eşyalarından biriydi.

Paris envanterlerinde geçen “Zafer Haçı” ile Konstantinos’un saray haçını aynı nesne saymak cazip görünür; ancak kesin kanıt yoktur. Latin döneminde saraydan Paris’e bir Zafer Haçı relikinin ulaştığı kesindir. Bunun Aziz Stephanos Şapeli’ndeki Konstantinos Haçı olup olmadığı ise belirsiz kalır. Nesnenin kendisi günümüze ulaşmadı.

Tagged

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *