Hollywood’un en tehlikeli reflekslerinden biri, sevilen bir filmin arkasından hemen şu soruyu sormasıdır: Devamı gelir mi? Gişe iyiyse, oyuncular hâlâ afiş taşıyabiliyorsa, stüdyo muhasebesi gülümsemeye başladıysa, devam filmi fikri neredeyse otomatik olarak masaya düşer. Bazen bu refleks para kazandırır, bazen seriyi büyütür, bazen de ilk filmin anısını yıllarca sürecek bir pişmanlığa çevirir.
Neyse ki bazı devam filmleri hiç çekilmedi. Kimi bir trajediyle, kimi dünyanın değişmesiyle, kimi hak meselesiyle, kimi de “durun, bu gerçekten çok kötü fikir” diyen birilerinin varlığıyla rafa kalktı. Sinema tarihinde bazı iptal kararları yalnızca prodüksiyon kazası değil, kültürel kamu hizmeti gibi durur. Çünkü bazı filmler tek başına kalınca güzeldir; ikinci kez kurcalanınca büyü değil, defter arası kurumuş yaprak çıkar.
The Bodyguard 2
Kevin Costner ve Whitney Houston’lı The Bodyguard, 1992’de eleştirmenlerin çok sevdiği bir film olmasa da seyircinin büyük ilgi gösterdiği, müziğiyle pop kültüre kazınan dev bir gişe başarısına dönüştü. Whitney Houston’ın I Will Always Love You yorumunun dünyayı ele geçirdiği, Costner’ın soğukkanlı koruma imgesinin romantik melodramla birleştiği film, Hollywood açısından tam bir devam filmi adayıydı. Üstelik ortada sıradan bir ikinci film fikri de yoktu.
Planlanan devam filminde Costner’ın karakteri Frank Farmer bu kez Prenses Diana’yı andıran bir figürü koruyacaktı. Hatta yıllar içinde anlatılanlara göre Diana’nın kendisinin projeye dahil olması bile konuşuldu. Hikâye, paparazzilerden ve takıntılı takipçilerden kaçan bir kadını koruyan eski korumanın etrafında şekillenecekti. Kâğıt üzerinde inanılmaz bir Hollywood hamlesiydi: gerçek kraliyet dramı, romantik gerilim, büyük yıldız, hazır marka.
Fakat 31 Ağustos 1997’de Paris’te yaşanan kaza, filmi daha doğmadan bitirdi. Diana’nın ölümü, böyle bir hikâyeyi yalnızca uygunsuz değil, neredeyse ahlaken imkânsız hale getirdi. Üstelik ilk filmin ruhu da Whitney Houston’ın varlığıyla öylesine özdeşleşmişti ki, zaman geçtikçe The Bodyguard 2 fikri daha da uğursuz görünmeye başladı. Bazı filmler için “geç kaldı” denir; burada mesele geç kalmak değil, dünyanın o hikâyeyi artık taşıyamayacak hale gelmesiydi.
True Lies 2
James Cameron’ın True Lies’ı, 1990’ların büyük stüdyo sinemasının en garip karışımlarından biriydi: casus filmi, evlilik komedisi, aksiyon gösterisi, tango, nükleer tehdit ve Arnold Schwarzenegger’in granit yüzüne yerleşmiş absürt bir ciddiyet. Jamie Lee Curtis’in enerjisiyle film beklenenden daha eğlenceli, daha hafif ve daha akılda kalıcı bir şeye dönüştü. İlk filmin başarısı düşünüldüğünde devam filmi neredeyse kaçınılmaz görünüyordu.
İkinci film için Cameron, Schwarzenegger, Jamie Lee Curtis ve diğer isimlerin geri dönebileceği konuşuldu. Fakat True Lies’ın temel mizahı, terör tehdidini bir aksiyon-komedi evrenine yerleştirmesine dayanıyordu. Filmdeki düşmanlar ciddi bir politik bağlamdan çok, 90’lar Hollywood’unun patlamaya hazır karikatür kötüleri gibiydi. O yıllarda seyirci bunu bir tür Bond parodisi gibi izleyebiliyordu.
11 Eylül 2001’den sonra aynı malzeme bambaşka bir anlama büründü. Uçaklar, saldırılar, terör korkusu ve Amerikan toplumundaki travma henüz tazeyken, benzer bir tehdidi şaka, evlilik krizi ve havalı aksiyon sahneleriyle paketlemek artık imkânsızdı. True Lies 2’nin iptali, Hollywood’un bazen dış dünyaya bakıp geri adım atabildiği nadir anlardan biri oldu. En azından bu kez patlamaların sesi, gişe hesabından daha yüksek çıktı.

E.T. II: Nocturnal Fears
E.T. the Extra-Terrestrial, sinema tarihinin en temiz mucizelerinden biri olarak kaldı. Steven Spielberg’in çocukluk, yalnızlık, dostluk ve kayıp duygusunu bir uzaylı hikâyesiyle anlattığı film, bilimkurguyu aile salonuna taşıdı. E.T.’nin parlayan parmağı, Elliott’ın bisikleti, ayın önünden geçen siluet ve vedanın kırılganlığı, ilk filmin kendi masalını tamamlamasına yetiyordu.
Ama büyük başarı, doğal olarak devam filmi baskısını getirdi. Spielberg ve Melissa Mathison, E.T. II: Nocturnal Fears adlı bir taslak üzerinde çalıştı. Taslak ise ilk filmin sıcaklığından çok uzak bir yere gidiyordu. Elliott ve arkadaşları bu kez kötü niyetli uzaylılar tarafından kaçırılıyor, E.T. onları kurtarmak için yeniden çağrılıyordu. İlk filmin kırılgan dostu, bir anda uzaylı istilası korkusunun gölgesine düşüyordu.
Burada sinema tarihinin en doğru vazgeçişlerinden biri yaşandı. Çünkü E.T.’nin devamı, yalnızca yeni bir hikâye olmayacaktı; ilk filmin hatırasına da müdahale edecekti. İlk film çocukluğun içinden çıkmış bir vedaydı. İkinci film ise o vedanın kapısını yeniden açıp içeri korku filmi dekoru taşımaya benziyordu. Spielberg’in ısrar etmemesi, E.T.’nin hâlâ tek başına parlamasını sağladı. Bazı telefonlar bir kez eve bağlanır, sonra hat kesilir; iyi ki de kesilir.
Mrs. Doubtfire 2
Mrs. Doubtfire, Robin Williams’ın bedenini, sesini, yüzünü ve doğaçlama dehasını aynı anda kullandığı özel filmlerden biriydi. Boşanma, velayet, aile özlemi gibi ağır temalar; peruğun, protez makyajın ve Williams’ın komik panik enerjisinin içinde yumuşuyordu. Film, 1990’ların aile komedisi gibi görünse de aslında parçalanmış bir evin etrafında dolaşan hüzünlü bir hikâyeydi.
Devam filmi yıllar boyunca konuşuldu. Yönetmen Chris Columbus ve Robin Williams ancak gerçekten iyi bir fikir bulunursa dönmek istiyordu. Uzun süre “asla” denilen proje, yıllar sonra yeniden canlandı; hatta Williams’ın yaşamını yitirmesinden önce bir senaryo üzerinde konuşulduğu da anlatıldı. Daniel Hillard’ın yeniden Mrs. Doubtfire kılığına girmesi fikri elbette stüdyo için cazipti. Sonuçta ortada hâlâ herkesin tanıdığı bir karakter, güçlü bir nostalji ve satılabilir bir isim vardı.
Fakat Robin Williams’ın 2014’teki ölümü, bu ihtimali tamamen kapattı. Columbus’un başka biriyle devam etmek istememesi çok yerinde bir karardı. Çünkü Mrs. Doubtfire, tekrarlanabilir bir kostüm fikri değildi; Williams’ın ritmiyle, bakışıyla, ses değiştirme hızıyla yaşayan bir karakterdi. Onun olmadığı bir devam filmi, yalnızca peruk takmış bir ticari hayalet olurdu. Bazı roller miras bırakılmaz; oyuncusuyla birlikte kapanır.

Forrest Gump 2
Forrest Gump, Amerikan 20. yüzyılını saf, şanslı, hüzünlü ve masalsı bir karakterin gözünden dolaşan büyük bir popüler sinema olayıydı. Tom Hanks’in performansı, Robert Zemeckis’in teknik oyunları ve filmin tarih içinde gezinme biçimi, 1990’ların en çok konuşulan yapımlarından birini ortaya çıkardı. İlk film büyük gişe yaptı, Oscar kazandı ve doğal olarak devam fikri hemen güç kazandı.
Üstelik malzeme de hazır görünüyordu. Winston Groom’un Gump & Co. adlı devam romanı vardı; senarist Eric Roth da yeni bir senaryo hazırladı. Bu devamda Forrest yine Amerikan tarihinin tuhaf dönemeçlerinde dolaşacaktı. O.J. Simpson kovalamacasından yeni Coca-Cola fiyaskosuna, Exxon Valdez felaketinden başka popüler tarih kırıntılarına kadar pek çok olay Forrest’ın tesadüflerle dolu hayatına bağlanacaktı.
Sonra 11 Eylül geldi. Roth’un senaryoyu teslim ettiği zamanlama, Hollywood tarihinin en tuhaf rastlantılarından biri olarak kaldı. Dünya değişmişti; Amerika’nın kendine bakma biçimi, masumiyet anlatıları, tarihsel şakalar ve ulusal travmalarla kurduğu ilişki bir gecede başka bir tona geçmişti. Forrest’ın tarihin içinde tatlı tatlı savrulması artık eski hafifliğini taşıyamayacaktı. Devam filmi rafa kalktı. Tom Hanks’in yıllar sonra bu fikrin peşinden gidilmemesine sevinmesi boşuna değil; bazen bir hikâyenin son karesi, bütün devam ihtimallerinden daha değerlidir.
Close Encounters II: Night Skies
Close Encounters of the Third Kind, Spielberg’in uzaylı temasını korkudan çok merak ve hayranlık duygusuyla kurduğu büyük filmlerden biriydi. Patates püresinden yapılan dağ, gökyüzüne bakma arzusu ve insanın bilinmeyene doğru çekilişi, filmi 1970’lerin bilimkurgu mirasında özel bir yere koydu. Columbia Pictures, başarıdan sonra doğal olarak devam filmi istedi.
Spielberg doğrudan bir devam filmi çekmek istemiyordu. Fakat Jaws 2 örneğinde olduğu gibi, stüdyonun kendisi olmadan bir devam filmi yapmasından da rahatsızdı. Böylece Night Skies adlı tuhaf bir ara proje doğdu. Hikâye, Kelly-Hopkinsville karşılaşması olarak bilinen UFO vakasından esinleniyor; çiftlikte yaşayan bir ailenin saldırgan uzaylılar tarafından tehdit edilmesini anlatıyordu. Close Encounters’ın şaşkınlık ve temas duygusu, burada neredeyse kırsal bir uzaylı korkusuna dönüşüyordu.
Film hiç çekilmedi ama Hollywood’un yaratıcı çöplüğünde kaybolmadı. Night Skies’ın parçaları daha sonra başka filmlerin damarlarına karıştı. E.T.’nin dost uzaylı fikrinde, Poltergeist’ın ev içi dehşetinde, Gremlins’in sevimli ile korkunç arasında gidip gelen yaratıklarında bu rafa kaldırılmış projenin izleri vardı. Yani Night Skies çekilmedi ama sinemaya hayalet gibi yayıldı. Bazen iptal edilen bir film, tek bir kötü devam filmi olmak yerine üç ayrı filme fikir taşır.
Seven 2: Solace
David Fincher’ın Seven’ı, 1990’ların en karanlık, en keskin gerilimlerinden biriydi. Yağmurun hiç dinmediği, günahların cinayet sahnesine dönüştüğü, finaliyle seyircinin midesine taş oturtan film, devam filmi mantığına en kapalı yapımlardan biri gibi görünüyordu. Çünkü Seven yalnızca bir seri katil hikâyesi değildi; atmosferiyle, finalinin kapanmazlığıyla ve karakterlerinin ruhsal yorgunluğuyla tamamlanmış bir kâbustu.
Ama gişe başarısı varsa, stüdyo mantığı boş durmaz. New Line, bir dönem Solace adlı ayrı bir senaryoyu Seven devamına dönüştürmeyi düşündü. Fikir, Morgan Freeman’ın canlandırdığı Dedektif Somerset’i merkeze alacak şekilde yeniden düzenlenebilirdi. Sorun şuydu: Solace’ın merkezinde psişik güçleri olan bir karakter vardı. Yani Seven’ın usul usul işleyen ahlaki çürüme atmosferi, bir anda “Somerset artık doğaüstü sezgilere sahip” noktasına gelebilirdi.
Fincher’ın böyle bir şeye sıcak bakmaması şaşırtıcı değil. Seven’ın dünyasında korkunç olan şey, kötülüğün doğaüstü olması değil; fazlasıyla insani olmasıydı. Somerset’in psişik dedektife dönüşmesi, filmin bütün ağırlığını pulp bir televizyon fikrine çevirebilirdi. Sonunda Solace, Seven bağlantısı koparılarak ayrı bir film olarak çekildi. Böylece Seven, kutusuyla, finaliyle ve yağmuruyla yerinde kaldı. Kutu açıldı; devamı açılmadı. Sinema adına adil bir takas.

Casablanca 2: Brazzaville
Casablanca’nın sonunda Rick ve Renault sisin içinde yürürken, sinema tarihinin en güzel kapanışlarından biri doğar. Film, seyirciye her şeyi anlatmaz; geride eksik bir hayat, bitmeyen bir savaş, kaybedilmiş bir aşk ve yeni başlamış tuhaf bir dostluk bırakır. Tam da bu yüzden Hollywood’un devam filmi refleksi burada bile devreye girdi. Çünkü Casablanca yalnızca iyi bir film değildi; Oscar kazanmış, savaş döneminin ruhuna dokunmuş, karakterlerini birkaç sahne içinde ölümsüzleştirmiş bir olaydı.
Warner Bros., filmin başarısından kısa süre sonra Brazzaville adlı bir devam filmi düşünmeye başladı. Adını, finalde Rick ve Renault’nun gitmeyi konuştuğu Özgür Fransa hattından alıyordu. Taslak, Rick ve Renault’nun aslında başından beri Müttefikler için çalışan gizli figürler olduğunu ortaya çıkaracaktı. Bu fikir kulağa devam filmi malzemesi gibi geliyor olabilir; ama Casablanca’nın bütün sihri, karakterlerin ahlaki belirsizliğinde, geç kalmış kararlarında, son anda doğru tarafa yürümelerinde saklıydı.
Rick’i baştan beri gizli kahraman yapmak, onun içindeki kırılmışlığı da, finaldeki fedakârlığı da ucuzlatırdı. Renault’nun sinik zekâsı, bir anda planlı bir kahramanlık dosyasına dönüşürdü. Casablanca’nın sisli finali açıklama istemez; açıklanınca küçülür. Brazzaville’in çekilmemesi bu yüzden yalnızca bir stüdyo vazgeçişi değil, klasik Hollywood’un kendi mitine istemeden gösterdiği saygı gibi durur. Bazı güzel dostlukların başlangıcı perde kararınca kalmalı.
Who Framed Roger Rabbit 2
Who Framed Roger Rabbit, yalnızca canlı oyuncularla çizgi karakterleri bir araya getiren eğlenceli bir film değildi; teknik olarak neredeyse imkânsız görünen bir fikrin büyük bir inatla yapılmış haliydi. Noir atmosferi, çizgi film kaosu, Bob Hoskins’in fiziksel performansı, Jessica Rabbit’in kültleşmiş varlığı ve stüdyolar arası karakter buluşmalarıyla film, 1988’de benzersiz bir sinema oyuncağına dönüştü. Böylesine büyük başarıdan sonra ikinci film fikri kaçınılmazdı.
Yıllar içinde Roger Rabbit devamı için farklı senaryolar konuşuldu. Toon Platoon ve Who Discovered Roger Rabbit gibi taslaklar, hikâyeyi kimi zaman II. Dünya Savaşı yıllarına, kimi zaman Roger’ın geçmişine taşıyordu. Projeye animasyon tarafında isimler bağlandı, Robert Zemeckis zaman zaman hâlâ iyi bir senaryonun bulunduğunu söyledi, ama film bir türlü gerçekleşmedi. Sorun yalnızca nostalji değildi; ilk film çok özel bir tarihsel kazaydı. Aynı anda Disney, Amblin, Warner karakterleri, eski Hollywood mizahı, yetişkin noir tonu ve çocuklara da açık bir çizgi dünya tutmuştu.
Bugünün stüdyo ikliminde aynı cesareti tekrar etmek çok daha zor görünüyor. Karakter hakları, marka güvenliği, Jessica Rabbit’in bugünkü Disney algısına sığmaması, Bob Hoskins’in artık hayatta olmaması ve ilk filmin teknik mucize hissinin dijital çağda aynı etkiyi yaratamayacak olması, devam fikrini ağırlaştırıyor. Roger Rabbit 2 çekilseydi belki eğlenceli olabilirdi; ama ilk filmin “bunu nasıl yaptılar?” duygusunu tekrar etmesi neredeyse imkânsızdı. Bazı filmler devam etmeyince eksik kalmaz; mucize oldukları daha iyi anlaşılır.
Léon: Mathilda
Léon: The Professional, aksiyon sinemasının en problemli ama en akılda kalan ikililerinden birini yarattı. Jean Reno’nun sessiz, yalnız, çocuk gibi yaşayan tetikçisi Léon ile Natalie Portman’ın henüz çocuk yaşta canlandırdığı Mathilda arasındaki ilişki, filmi yıllardır hem sevilen hem tartışılan bir yerde tutuyor. Hikâyenin sonunda Mathilda hayatta kalır; elinde geçmişin travması, içinde intikamın tohumu, önünde belirsiz bir gelecek vardır. Devam filmi için kapı teknik olarak açıktır.
Luc Besson, yıllar sonra Mathilda merkezli bir devam filmi düşünüyordu. Plan, Natalie Portman büyüdükten sonra karakteri daha olgun, daha sert ve muhtemelen Léon’un izinden yürüyen bir figür olarak geri getirmekti. Fakat hak meseleleri, Besson’un Gaumont’tan ayrılıp EuropaCorp’u kurması, Portman’ın kariyerinin ve tercihlerinin değişmesi, projeyi sürekli erteledi. Sonunda bu fikir doğrudan Léon devamı olarak değil, Colombiana gibi ayrı bir intikam hikâyesinin damarlarında yaşamaya başladı.

Mathilda’nın çekilmemesi, yalnızca endüstriyel bir aksaklık gibi durmuyor. Çünkü Léon’un tartışmalı duygusal zemini, yetişkin Mathilda filmiyle çok daha keskin bir yere gidebilirdi. İlk filmde travma, şiddet, çocukluk ve hayranlık zaten rahatsız edici bir çizgide yürüyordu. Devam filmi bu çizgiyi ya kaba bir intikam aksiyonuna çevirecek ya da ilk filmin en hassas damarlarını yeniden kaşıyacaktı. Mathilda’nın perdede büyümemesi belki de karakterin başına gelen en merhametli şeylerden biri oldu.
The Vega Brothers
Quentin Tarantino evreninin en meşhur çekilmeyen filmlerinden biri, Reservoir Dogs ile Pulp Fiction’ı aynı aile sofrasına oturtacaktı. Michael Madsen’ın canlandırdığı Vic Vega, yani Mr. Blonde, ile John Travolta’nın canlandırdığı Vincent Vega’nın kardeş olduğu fikri yıllarca Tarantino hayranlarının dilinde dolaştı. İki karakter de kendi filmlerinde ölüyordu; ama Tarantino’nun kafasında onları geçmişte, özellikle Amsterdam hattında buluşturan bir prequel fikri vardı.
Bu proje farklı adlarla anıldı: The Vega Brothers, Double V Vega, hatta zamanla daha karmaşık hale gelen ikiz kardeş fikri. Madsen’ın anlattıklarına göre Tarantino bir dönem iki karakterin Amsterdam’da suçla iç içe bir kulüp açtığı bir hikâye hayal etmişti. Kâğıt üzerinde tam Tarantino işi bir fikir: suç, kardeşlik, zaman oyunları, pop kültür diyalogları, Avrupa’da Amerikan gangsterleri ve iki kült karakterin aynı filmde buluşması.
Fakat zaman bu filmin düşmanıydı. Reservoir Dogs ve Pulp Fiction’daki karakterler öldüğü için hikâye ancak geçmişte geçebilirdi. Travolta ve Madsen yaş aldıkça, onları genç ya da yakın dönem halleriyle oynatmak giderek zorlaştı. Tarantino’nun evreni zaten yeterince yoğun göndermeler ve akrabalıklarla doluyken, The Vega Brothers kolayca kendi kendisinin parodisine dönüşebilirdi. Hiç çekilmediği için hâlâ cazip duruyor; çekilseydi belki de iki büyük filmin arasına fazla açıklayıcı, fazla hayran servisi kokan bir köprü atacaktı.
The Breakfast Club 2
The Breakfast Club, bir kütüphanede geçen tek günlük bir gençlik filmi gibi görünür; ama asıl gücü, o günün bitmesinden sonra hiçbir şeyi garanti etmemesindedir. Claire, Bender, Andrew, Allison ve Brian birbirlerinin kabuklarını görür, kendi rollerinden yorulur, kısa süreliğine aynı masaya oturur. Sonra pazartesi gelir. Film, onların okul düzenine geri döndüğünde ne olacağını söylemez. Belki dost kalırlar, belki birbirlerini yok sayarlar, belki o cumartesi yalnızca bir istisna olarak kalır.
John Hughes’un yıllar içinde bir devam filmi fikrini düşündüğü anlatıldı. Anthony Michael Hall’un aktardığına göre Hughes, karakterleri 20’li, 30’lu yaşlarda ya da orta yaşa yaklaşırken yeniden yakalamayı konuşmuştu. Bu, ilk bakışta cazip bir fikir: O beş genç büyüdüğünde ne oldu? Bender hâlâ öfkeli mi? Brian başarılı ama mutsuz mu? Claire ayrıcalıklı dünyanın içinde mi kaldı? Allison gerçekten değişti mi? Andrew babasının gölgesinden çıkabildi mi?
Fakat The Breakfast Club’ın büyüsü, tam da bu soruların cevapsızlığında duruyor. Devam filmi onları yetişkin hayatında yeniden bir araya getirdiğinde, ilk filmin kırılgan belirsizliği ister istemez açıklamaya dönüşecekti. Üstelik John Hughes olmadan yapılacak bir devam filmi, yalnızca nostaljik bir sınıf buluşması gibi kalabilirdi. Bazen lise yıllığı kapalı kalmalı. Sayfayı yeniden açınca gençlik geri gelmez; yalnızca mürekkebin solduğu görülür.
Tek Film Kalmanın Lüksü
Çekilmeyen devam filmleri, sinema tarihinin görünmeyen mezarlığı gibi durur. Senaryolar yazılır, toplantılar yapılır, oyuncular aranır, afiş hayalleri kurulur, sonra bir yerde her şey durur. Bazen trajedi izin vermez, bazen dünya değişir, bazen yaratıcı ekip aklını başına toplar, bazen haklar kilitlenir, bazen de kötü fikir kendi ağırlığı altında çöker.
İyi devam filmleri elbette var. Hatta bazıları ilk filmi aşar, hikâyeyi büyütür, karakterleri derinleştirir. Ama bazı filmlerin en büyük şansı, devamlarının çekilmemesidir. E.T. eve döndükten sonra yeniden kaçırılmadı. Forrest Gump Amerikan tarihinin yeni karikatürlerine savrulmadı. Somerset psişik dedektife dönüşmedi. Mrs. Doubtfire, Robin Williams’sız bir kostüm numarasına indirgenmedi. Rick ve Renault’nun sisli yürüyüşü açıklanmadı. Mathilda, kendi travmasının devam filmine mahkûm edilmedi.
Hollywood bazen ısrar eder, bazen unutur, bazen vazgeçer. Vazgeçtiği anların hepsi bilgelik sayılmaz; ama bazıları gerçekten mantığın kazandığı anlardır. Çünkü sinemada her açık kapıdan içeri girmek gerekmez. Bazen kapının kapanması, filmin başına gelen en iyi şeydir.
