Kybele: Kaz Dağları’ndan Roma’ya Transfer

Manşet Tarihin Akışı

Anadolu arkeolojisi ve mitolojisiyle ilgilenen hemen herkes ana tanrıça Kybele ve ona bağlı efsaneleri duymuştur. Tanrıçaların Büyük Annesi’nin İtalya’ya transferi belki de en ilginç öykülerinden biri.

MÖ 5. yüzyıldan itibaren Yunanca ve Latince kaynaklarda rastlanan Kybele kültünün, Anadolu tarihinde çok ama çok daha eskilere uzandığını Çatalhöyük’te 8000 yıllık ana tanrıça heykelini görenler zaten biliyor.

Efsaneler ve buna bağlı olarak yazılı kaynaklar Kybele’ye tapınmaya Frigya’da başlandığını iddia ederler. Klasik dönemde bu kültün merkezi, Dindymus veya Agdistis Dağı’nın eteklerinde yer alan Pessinus’tu (günümüzde Sivrihisar). Benzer niteliklere sahip pek çok tanrıça bulunduğundan, Kybele’nin Anadolu’nun farklı kültürlerdeki doğa tanrıçasının Frigya versiyonu olduğunu söylemek daha doğru.

Peki işler dönüp dolaşıp Roma’ya nasıl bağlandı? Roma coğrafyasında tanrıçaya konulan tam ismi duyunca durum biraz kafada şekilleniyor: Mater Deum Magna Idaea (Tanrıların Ida Dağlı Büyük Annesi)

M.Ö. 205 yılında, Kartaca ve Hannibal’ın büyük zaferleri, Roma’nın başkentini tehdit eder hale gelmesi, Romalıları yeterince korkutuyordu. Paniği Güney İtalya’da taş yağmurlarının rapor edilmesi arttırdı. Hemen kehanetler araştırılmış, Sibylline kitaplarına bir kez daha danışılmış ve savaşın ancak Ida Dağı’ndaki Büyük Ana Tanrıça’nın Roma’ya getirilmesiyle sona ereceği iddia edilmişti. Aynı zamanda Delphi’den de büyük bir zaferin kazanılacağını bildiren benzer kehanetler yağmaya devam ediyordu.

Büyük Tanrıça’nın, Kaz Dağları coğrafyasından ayrılıp, Roma’ya gitmesi kolay olmadı. Romalılar kehanetlere uyup Kybele’yi talep ettiğinde, dönemin Bergama Kralı Attalos bu fikre pek sıcak bakmadı. Ancak Ana Tanrıça, Roma’yı yeni ikametgâhı için son derece uygun bulduğunu açıkça belirtti. Bir depremle yeryüzü sarsıldı ve korkuya kapılan kral, onun Batı’ya gitmesine izin veriverdi.

Birçok kaynakta, Kybele’yi taşıyan gemi Navis Salvia’nın Roma’ya yolculuğu ayrıntılı olarak anlatılır. Sefer, mükemmel güvenlik koşullarında başlamış ve Tiber sularına ulaşana kadar güvenli bir şekilde devam etmiştir. Efsaneye göre, ana tanrıçayı taşıyan gemi çam ağacından yapılmış ve kırmızı renklerle boyanmıştı. 4 Nisan 204’te Ostia limanına ulaşan Kybele, hemen Roma’nın ulusal tanrıçası olarak kabul edildi. Kybele’ye ait olduğu inanılan siyah bir meteor parçasının da Roma’ya getirilmesiyle tapınağı kuruldu.

Kybele’nin gelişi, Roma tarihinin dönüm noktalarından biri oldu. Tanrıçayı taşıyan gemide, dönemin en güçlü Roma ailelerinin temsilcileri de yer alıyordu. Kartaca tehlikesiyle korku yaşayan halkın gözleri önünde bir güç ve birlik gösterisi yapıldı. Her şeyin annesi çok iyi bir birleştirici figürdü ve aileyi bir araya getirdi. Bu ilginç tanrıça transferi öyküsü halkın Afrika’daki Scipio zaferine olan inancını güçlendirdi. İki yıl sonra, Zamma Muharebesi’nde İkinci Pünik Savaşı sona erdi ve Kartaca tehlikesi bitti.

Kybele kapsayıcı bir şekilde, Maia, Ops, Rhea, Tellus ve Ceres ile özdeşleştirildi ve kültü kalıcı hale geldi. En çok vurgulanan özelliği, evrensel anneliğidir. Sadece tanrıların değil, insanların ve hayvanların da büyük annesidir. Dağ Annesi olarak da anılır ve vahşi doğa üzerindeki egemenliği öne çıkarılır.

Roma’daki tapınma ritüelleri vahşi doğadan da esinlenilen aşırıya kaçan cinsel aktivitelere sahne olup, kültüne ait mitolojik karakterler, Corybantes adı verilen yarı-iblis varlıklardı. Rahipleri Galli’ler, hayatlarını ona adarken kendilerine hadım ederlerdi. Bu garip uygulama Kybele’nin, sevgilisi olan bereket tanrısı Attis’in bir çam ağacının altında kendini hadım ederken öldüğü efsanesine dayanır. Kybele’nin Mart ayında gerçekleşen yıllık festivalinde (15-27 Mart), Attis’in hatırasına çam ağacı tapınağa getirilir ve Attis’in kanından doğduğu kabul edilen menekşelerle süslenirdi. 24 Mart’ta, Kan Günü olarak bilinen gün, baş rahip archigallus, kendisini keserek kanını Kybele’ye sunar, rahipler ise çılgınca dönerek kült altarını ve kutsal çamı kanlarıyla boyarlardı.

Tagged